Anasayfa

 

 

ŞAİR-YAZAR ZEMÇİ ÇETİNKAYA ANISINA...

EDİTÖR'DEN - M.Ali Köseoğlu

Zemçi Çetinkaya'yı uzaktan izledim hep. Kitapçılarda, tramvay duraklarında, şiir şölenlerinde. Eli elime değmiştir; merhabalaşmış belki de kucaklaşmışızdır. Dedim ya daha çok uzaktan izledim onu. Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2004 yılı etkinlikleri arasında Zemçi Bey'in de bir program yapmasını istemiştik yönetim olarak. İbrahim Demirci abi, organize edecek, Zemçi Bey'den 'Türk şiirinde hiciv' konulu sohbeti gerçekleştirmesi için 'olur'u o alacaktı. Program takvimimizde 17 Temmuz olarak duyuruldu. "Ulaşamadım" dedi İbrahim abi, "Bir de sen ara Zemçi Bey'i". Aradım, bulamadım. Meğer hastanedeymiş. Ziyaret ettik; üzüldük, dua ettik ve nihayetinde defnettik onu. Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi'nin de üyesi olan bu değerli insan için 17 Temmuz'da bir anma gecesi elbette düzenleyeceğiz. Program takvimimizde bir değişiklik olmayacak. Bu çalışma da, birbirinden kopuk insanların acılarını hafifletme gayelerinden biri olarak mı değerlendirilmeli, bilemiyorum. Aynı iklimin insanlarının birbirlerinin dertleriyle dertlenmemeleri beni de ziyadesiyle üzdüğü için söylüyorum bunu. Her ne hal ise... Zemçi Çetinkaya için yapılacak en güzel iş, onun için Fatiha okumak olsa gerek. Bu çalışmayla 'bu güzelliğin' gölgesinde bile duramayız. Zemçi Bey'in geride bıraktığı ailesi için yapılması gerekenleri de 'aynı iklimin insanları' olarak nitelediğim kitle yapmalı. Değerli dostlarım Ahmet Köseoğlu, A. Kazım Ürün, Ahmet Aka ve Abdullah Harmancı'ya bu anma/anı sayfasını hazırlamamda bana yardımcı oldukları için teşekkür ediyorum. Bu müteveffa şahsiyetin şiirleri ve yaşantısıyla verdiği mesajların unutulmaması dileğiyle...

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

KIŞ NESLİNİN HAS EVLADI

Ahmet Köseoğlu - TYB Genel Sekreter Yardımcısı, Konya Şube Başkanı

Ölüm …

Kaçınılmaz hakikatimiz

En alımlı gerçeğimiz...

2004 mayısının son pazarının sabahında gelen telefonla yine ebedi mekâna bir göçün haberi iletildi bana. Vefat haberi duyunca ilk anda kendi vefatımı duymuş gibi oluyorum. Telefonla birlikte her zaman olduğu gibi önce 'şok ölümüm' (bir an) / devamında “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” deyip kaçınılmaz dönüşün sırasının Zemçi Çetinkaya’ya geldiğini düşündüm.

O an çok uzakta değil, belki de çok yakındı ölüm bana. Hayatın boş ve yalan tesellisiyle şairin şu sözlerini bir kez daha kendime fısıldadım:

“Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,

  Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya.”

Ve dedim ki, hayatın bütün anlarını birer film karesi gibi düşünüp her bir fotoğrafın hakk’ını vermek gerek.

Ahmet Zemçi Çetinkaya:

O ki, dünya ile kavgası olmayan ötelerin adamıydı.

O, gülen yüzünün ardından hep hüzün beslerdi.

O’nun bahar görünümünün ardında hep bir kış vardı. Kendiside kış neslinin kavruk evladı olduğunu söylerdi.

                           “Kara kışta doğmuşuz ve hasretiz güneşe,

                            Büyümüşüz Ocakta; Şubatta ölüyoruz.

                           Başladı bitti her şey bir bahara ermeden,

                          Ne güller derebildik ne bağı biliyoruz.”

O, bir şairdi, gönül adamıydı. Kimsenin bal çanağında gözü yoktu, ayran çanağıyla yetinmesini bilirdi.

O, kitabevlerinde kitap seyreder,  Meram'ın güzelliğinde gezer, Kapkıner’i de hep dinlerdi.

O, muallimdi, muharrirdi, münevverdi.

O, mütefekkirdi, munşi ve munşiddi.

O, mütedeyyindi, mutedildi , mütekamildi.

O, muhlisdi, mevsuktu biraz da muhalifti.

O,

                  “Bir namazlık saltanatın olacak,

                       Taht misali o musalla taşında"

diyen Cahit Sıtkı  gibi saltanatın tacın b(h)oşluğunu bilirdi.

                      “Bir virane hana döndüm yıllardır,

                       Kervan gelip geçmez yolcum kalmadı

                       Seyrangahım dağlar  hanem çöllerdir,

                      Terk edecek tahtım tacım kalmadı.”

diyerek O’ da  Cahit Sıtkı’ya eşlik ederdi.

O, mü’mindi, münibdi, müdrikti

O, müstevcibdi, müeddebdi, muhassendi.

İlk ağladığı an ile son ağlattığı zaman kırk dört yıldır tastamam.

O, artık Merhum.. 

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

Nevi Şahsına Münhasır Bir İnsandı

Prof. Dr. Ahmet Kazım Ürün

Sosyal çalkantılar ve çözülmelerin sıkça görüldüğü dünyamızda, mert ve erdemli kişiliğiyle dimdik ayakta kalabilmiş ender bir insandı. Para, makam ve şöhretin itibar gördüğü bir dünyada, eğilip bükülmeyen sağlam bir kişilik sahibiydi. Adeta, içinde fırtınalar kopan dışında ise ölü bir deniz. Onunla baş başa yaptığımız son yolculukta (Kampüs- Şehir merkezi arasında), alın teri olmaksızın edinilmiş dünyalık mallarla övünen gafil insanları konuşmuştuk. Baki kalan bu gök kubbede hoş bir seda bırakmayanların veya bırakma iradesi sergilemeyenlerin hayatlarının ne anlamı olacağını konuşmuştuk. Birbirinden güzel ve anlamlı şiirleriyle her zaman aramızda olacak. Kendisini çok arayacağız. Onun kimi zaman iğneli espirilerini, nüktelerini unutmayacağız. Komşu olmayı kararlaştırmıştık. Ancak bu dünyada olmadı; inşaalah öbür dünyada komşu oluruz Ruhu Şad Olsun.

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

Çetinkaya'nın şiiri

Murat Kapkıner / Çelişkinin Türküsü

Zemçi Çetinkaya Aruz görünümünde heceyle söylüyor. Şiirlerinin adları yok; gazeldir. Aruz geleneğinin bütün alet edevatı bu şiirde var. Divan Edebiyatı'nın anahtar mazmunları (hatta teknik, terim mazmunları) bu şiirde var. Ama şiirin yeniliği, farkı, /olması gerektiği üzre/ şairin kendi yorumudur. Osmanlıca terkipler, tanıdık bildik terkipler ama Çetinkaya'nın dilinde bu terkipler çağımızızn, çağdaş usta şiirin mazmunlarını da /tuhaf biçimde/ içeriyor. Aynen Divan Şiiri gibi, 'tarafeyn' söylüyor. İlahi ve uhrevi boyutların ayakları bir de bakıyorsunuz yere de basıyor. O'nun şiirindeki Leyla, 'kadının doğurduğu' değil; bazan herşeydir; Her şey de bu şiirde, bir bakıyorsunuz, sadece leyladır; son derece basittir. Yüreklerde maarifet oluşturacak bu şiir; öyle sanıyorum; çok ciddi.

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

Hüzzam makamı

Ahmet AKA - Şair Yazar

Bir dostun avuçlarında kilitleniyor hayat; akşam ezanlarıyla uyuyan kuşlar gibi… …ve dağılıyor saçları gecenin. Tüm yaşayamadıklarımız şiir oluyor oysa, dar vakitte kaybolan ufuk çizgileri kadar hoyrat… /Su götürmez üzüntümüz. Kutsal tebessüm nöbetlerinde bile. İnan olsun ağıtlar yakarak gider; sarhoşluklar bırakır şehrin yüreğine. İnan olsun, adamakıllı bir keder, cellat tıynetli tütün kadar en zayıf vakti fark eder./ İki kişi inanırdı şair olduğuma; biri sütüyle şiirler de emziren anam, diğeri sıcacık cesaretler içiren bir adam. Kelimeler ki her biri bir yumruk oluyor şimdi boğazımda. Bütün şiirlerim ona yazılmışçasına hüzzam… O adam ki bir yığın gökyüzü bırakarak gitti çocuklara. O adam ki, okusan ağlayacak bir demet şiir /baharın çarptığı gelincik tarlasında…/ Yeni yeni anlıyorum ‘Neden tutulur dualar sefer tasında?’ Beni vuran yıldırımların peşine düşmeseydim ve kırmasaydı kelâm sahipleri kalbimi; dostumun dudaklarından dökülen selâmları merhem yapmama yetmezdi ‘kendimi zorlamam’ Şairliğimden utandıran o adamın dizeleri geliyor aklıma: “Bahar gelir bahar elbet/ Mamur olur bu har elbet/ Gece nice karanlıksa/ Akıbeti nehar elbet” Şimdi saygıyla, rahmetle anıyorum onu. ‘Makamın cennet ola…’

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

"BİLGİSAYAR DA KOKMUYOR Kİ KARDEŞİM!.."

ŞAİR ZEMÇİ ÇETİNKAYA İLE...

Bu röportaj Abdullah Harmancı tarafından Zemçi Çetinkaya'nın vefatından bir süre önce gerçekleştirilmiştir.

Abdullah HARMANCI - Yazar

Zemçi Hocam, 1995 yılında yayınlanan "Çelişkinin Türküsü"ne gelmeden, evvelki dönemden konuşmak istiyorum önce... Hayatınız ve yazı hayatınız... Yazmaya ve tabii ki okumaya başlayışınız... Tahsil yıllarınız... Bunlardan bahseder misiniz?

-Şiire ortaokul yıllarında başladım. Şairliğimin galiba kalıtımsal bir yönü var. Dedem Gürünlü Cefâdâri kalem şuarasındandı. Halk şiiri tarzında söylenmiş çok güzel manzumeleri vardır. Babam bunları kendince bir makamla okurdu. Onlardan epeyce etkilendiğimi düşünüyorum. Hatta bu etkinin kimi olumsuz yanları bile oldu. Örneğin:

Ben dünyada sevinip de gülmedim
Şad olup da gülen gelsin yanıma
Geçti ömrüm nere gitti bilmedim
Hesap edip bilen gelsin yanıma


kıtasıyla başlayan şiir, çocuklarda yaşamaya karşı menfi hislerin uyanmasına mucip olur. Üniversite yıllarına kadar bütün bir çocukluk ve gençliğimin epeyce "efendi" olarak geçmesinin sebebi belki de budur.

-Şiire yeteneğim ve zaafım olduğu ortaokulda anlaşıldı. Kendisini hürmetle yad ettiğim Türkçe öğretmenim Kadir Gülsoy, Gürün'ü anlatan bir şiir yazmamızı ödev olarak vermişti. Herkesin şiirini kabul etti; benimkine sen yazmamışsın, dedi. Çünkü vezin ve kafiye bakımından çocuk işine benzemiyordu. Aynı gün hocamı hicveden bir manzume daha yazdım, hoşgörüyle karşıladı ve inanmak zorunda kaldı. Hatta bu manzume dolayısıyla epeyce imalı tebessüme de maruz kaldı.

Yine Gürün Lisesi'nde merhum hocam şair ve romancı Özkan Yalçın'ın yüreklendirmesiyle şiirler söylüyordum. Daha çok da hicviyeler. 5/Edebiyat sınıfının her öğrencisi için bir kıta olmak üzere yazdığım destan lisenin duvar gazetesinde yayınlandı. Epeyce meşhur olmuştum. Başka bir edebiyat öğretmenimiz Mübeyyen Hanım çok güzel divan şiiri anlatırdı. Baki'nin

Fermân-ı aşka cân ile var inkıyadımız
Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadımız


mısraıyla başlayan gazeline nazire yazmıştım. Okuduğunda çok şaşırmıştı ve tabii beğenmişti de.

Üniversite yıllarında okumak yazmanın önüne geçtiği için (maalesef hala öyle) birkaç muvaşşanın dışında pek bir şey yazamadım. Ama sahiden çok okudum. Gerek Ege Ün. Kütüphanesi gerek Atatürk Ün. Kütüphanesi bu konuda çok işime yaradı. Çalışanlarla o kadar yüz göz olmuştuk ki bana özel bazı ayrıcalıklar tanırlardı. (Üçten fazla kitap ödünç vermek gibi.) Dönem dönem okuduğum yazarlar oldu. Mesela ortaokulda Orhan Kemal ve Aziz Nesin, lisede Necip Fazıl, Yahya Kemal, D.H.Lavrence, Tolstoy okudum. Üniversitede yazar ve eser okudum. Ama en çok Sezai Karakoç ve Tolstoy ile haşır neşirdim. Lisans tezim de Sezai Karakoç üzerine oldu. Tolstoy'un bazı eserlerini çevirmenleri farklı diye ikişer defa okudum.

Gerek "Çelişkinin Türküsü"ndeki "hezliyyat" bölümü şiirleri, gerek "Sermet Bey" şiiri, gerekse Kırkikindi'deki yazılarınızda Zemçi Çetinkaya'nın ilginç bir yönü ortaya çıkıyor: Zemçi Çetinkaya, ironik denebilecek bir eda ile, gizliden gizliye alaycı bir tavırla eleştirmesini, hicvetmesini çok seviyor. Bu yönünüz hakkında neler diyeceksiniz? Bu yönünüzün üzerine yeterince gittiğinizi düşünüyor musunuz?

Hicviyeye nasıl başladığımı sanırım yukarıda anlattım. Muhalefet şiirin tabiatında var. Muhalif olmayanı şairden saymıyorum. Hezel de bunun unsurlarından biri. Bir kere ciddiye alınmamayı peşinen kabul ediyorsunuz demektir. Yani şaire düşen iki şeyden değersiz gibi görünene talip olmak. Söylememiz gerekeni bu yolla söylemek sözün etkisini belki düşürebilir ama yaygınlaşma ihtimali daha fazladır. Hayat mütegallibenin, zühhadın ve ümeranın tembihledikleri kadar ciddi değildir. O yüzden "hicviyye" bunların hiç hoşuna gitmez. Şairin mühim görevlerinden biri de bu taifenin memnun olmayacağı şeyler yazmaktır. Bu yönümün yeterince üzerine gittiğimi söyleyemem.

Kendi şiirinize bakışınız nedir? Şiiriniz günümüz şiirinin neresinde duruyor? Siz günümüz şiirine nasıl bakıyorsunuz?

Divan şiirine muhteva ve şekil olarak özendiğimi gösterecek yeterince delil var sanıyorum. Ama bir divan şairi de sayılmam elbette. Şekil olarak kesin ve sarsılmaz bağlarım yok. Kendisiyle şiir söyleyebileceğim her vasıtayı denerim. Başarının ne kadar olacağını pek düşünmem. O an hangisi kolayıma gitmişse onu kullanırım. Yine de bu şekil bahsi dolayısıyla az buçuk gelenekçi denebilecek durumdayım. Zaman zaman eski vasıtalarla söylediğim bir vakıa. Buna olmaz diyenlerin bazıları da eski şeyleri yeni kılıklara sokarak söylüyorlar.

Türkiye'de bir edebiyat ortamının varlığından söz edilemeyeceğini söyleyen çok sayıda edebiyatçıya rastlanıyor. Öte yandan beşer altışar baskı yapmış öykü kitapları var. Kaliteleri tartışılsa da sayısız edebiyat dergisi çıkıyor. Kimi romanların tirajları yüz binleri aşıyor. Hâlâ sayılamayacak kadar çok yayınevi şiir, öykü, roman kitapları yayınlıyorlar... Sizin bu duruma bakışınız nedir? Sizce nerede yanılıyoruz?

-
Türkiye'de bir edebiyat ortamı nasıl olmaz? Yazılı metinleri en az bin yıllık olan ve şu kadar insanın konuştuğu bir dilin olduğu her yerde bir edebiyat ortamı vardır. Belki bu vasatı destekleyecek iklim yetersiz denilebilir. Türkiye'de genel ortalamanın üstünde bir edebiyat hayatının olduğunu düşünüyorum. Mesela bilimden, siyasetten, ekonomiden daha iyi durumda edebiyat. Bunun, bu işle uğraşanların amatör ruhundan kaynaklandığı söylenebilir. Güzel sanatların diğer şubelerinde de farklı değil durum. Sözgelimi müzik ekonomiden, tiyatro da siyasetten daha ileride. Ümitli olmamızı sağlayan da biraz bunlar.

İklimin müsait olması durumunda çok daha güzel şeyler çıkacağına inanıyorum. Her türden yayının bolluğu sevinilecek bir durum. Gidip gelenlerin ve bu işi bilenlerin anlattığına göre, kitap, dergi ve gazete tirajı konusunda halen Avrupa'nın gerisindeymişiz. Bizde hala içinde bir tek kitabın bulunmadığı evler ve hala bir tek kitap okumamış profesörler var. dolayısıyla görünürdeki bolluk biraz yanıltıcıdır.

Bundan sonra neler yazmak, neler yayınlamak istiyorsunuz? Tezgâhta neler var?

Beş altı yıldan beri yazdığım şiirler var. Fırsat olursa öncekilerle birlikte tekrar bir kitap halinde yayınlamak istiyorum. Epeydir kafamda olan bir romana başladım ama bir türlü ilerlemiyor. Ayrıca Gürünlü Cefâdâri hakkında bir monografi için malzeme topluyorum; ikmal edebilirsem yazacağım inşaallah.

Son soru: İnternette edebiyat için ne dersiniz? İnternette "köşe"si olan biri olarak?

Dergi ve kitap kokusuna alışmış, renkli kalemlerle satır altları çizmiş, derkenar yazmış birisi olarak başlangıçta epeyce garipsedim. Ama yavaş yavaş alışıyorum.

Bilgisayar da kokmuyor ki kardeşim!..

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

ALTINCI MEKTUB

Zemçi Çetinkaya Ahmed-i Gürûnî mahlasıyla 40ikindi.com internet sitesinde, okurlarına mektup gönderiyordu. Bu da onun okura internet sitesi aracılığıyla gönderdiği 'Altıncı Mektubu'.

Pek muhterem dostlarım,

Bu mektubumda size Sarâyî Dîvânı'ndan bahsetmek istiyorum. "Dîvân şiiri öldü; o eski devirlere ait bir hoş hâtıraydı" diyenlere üstadın güzel bir cevabı olarak intişâr eden işbu dîvân, gösterdi ki beni âdemin cihanşümûl mesaili ber-devâm oldukça usûl-i cedîd ile usûl-i kadîm tev'eman olacaktır.

Beyt

Bâl ü per takıp artsa da sür'ati dem a dem

Hiç sâkıt olur mu kıymetten reviş-i âdem

Kitabın kapağında ayrı bir san'at-ı rif'at olan hatt-ı destini temâşâ etmek dahi insana bir heyecân-ı bediiyyat râ'şesi veriyor. Lâkin eser-i zühûl olarak kapağa dühûl olan pâye-i akademika bu sahn-ı mehlikâyı bir pâre-i ebr-i siyeh ile nîm perde pûş eyliyor. Fakîr-i pür-taksîr daha evvel Şahin-i Şeydâ'ya aynı meseleden dolayı tiğ-i tenkid ile hamle eylemiştim. Bereket versin Sarâyî'ye sorduğumda bu hatanın sehven olduğunu söyledi. Şeyda'nınki kasten olmuştu.

Beyt

Tedvîne müyesser olıcak böyle bir dîvânı

Neylesün Sarâyî "yök"ten alınan ünvânı

Efendim bâlâda temas ettiğim husus; yani zamana merbut olmayan mesâil-i beşeriyye, eş'arın mevzuunu teşkil ettiğinden nâşi her seviyeden karie hitap etmesi melhuzdur. Fakat lisân-ı asân-ı Osmaniyye bazı nâdân kavlince zor anlaşılır görüldüğünden ve dahi bazı ehl-i meskenet de buna inandığı için bu eş'ar-ı maarifet-şiârın zebân-ı tabân-ı arifânda taammümü biraz zamana vâbestedir. Ayrıca neşriyâthâne sahipleri evvelâ kâr-ı dârı düşündüklerinden bu kenz-i mahfiyi hâvi hâne-yi virâna pek nazar kılmıyorlar. Ekserisi üstadın himmeti ile ehl-i dile vâsıl oluyor. Zâten kudemânın kavlince hikmetin bahâsı da olmazmış. Beklenen iltifat ise uşşakın

nevâ-yı senâlarıdır. Ol dahi ulaştırılsa gerektir.

Beyt

Deve çanındadır gûşu sâhib-i sîm ü zerin

Destân-ı Leylâ zebân-ı Mecnûna şâyestedir.

Üstadın bu eseri münasebetiyle bir daha anlaşılmıştır ki eski şiirin benzeri, hatta ondan daha güzeli hâlihazırda da pekâlâ söylenebilir. İmdi bu hükümle kendime pay çıkaracağımı düşünebilirsiniz. Evet dostlarım yirmibirinci asrın şuarâ-yı benâmı mesela onsekizinci asırdakilerden hiç de geri değildirler. Binâenaleyh şuarâ-yı kudemânın asâr-ı güzîdesini tabulaştırmaya gerek yok. Benzerleri her devirde yazılabilir.

Sarâyî Dîvânı'nda içtimaî problemlerin nasıl hassasiyetle ele alındığı, "Felek Kasidesi"nde ve dahi rubâîlerinde görülebilir. Ama şiirlerde -olması gerektiği gibi- Leylâ'nın müstesnâ bir yeri vardır. Her ne kadar "Leylâ bana yâr olmadı Leylâ'yı bıraktım" diyorsa da Leylâ'nın bırakılamayacağını sonraki şiirlerinde itiraf ediyor. İlk söylediği, olsa olsa bir sitem-i âşıkânedir.

Azerî ağzı çeşnisi, Sarâyî'nin şiirinde o kadar latif düşmüş ki bazı şiirlerin güzelliği sırf bu yüzden iki kat artmış. "Ona bir lehze temâşâ mene min can getirir" matlaıyla başlayan gazelin her mısraı âdetâ bir mısra-yı bercestedir. Şiirden anlayan birçok insanın da ezberindedir.

Üstâdın klasik şiirin cümle âlâtını maharetle istimâl ettiği, erbâbının mâlumudur. Aruz veznini bu kadar temiz kullanmak her şâirin harcı değildir. Fuzûlî'nin şiirin hası ilimle yazılanıdır mealindeki sözü, Sarâyî Dîvânı'nda tahakkuk etmiştir. Şâirin engin tarih ve edebiyat bilgisi, şiirle şuurun aynı menbadan olduğunu, bir defa daha çeşm-i irfâna takdim ediyor.

Beyt

Sadâ-yı Sarâyî bazen hicaz bazen sabâdır

Her beytinde birer nazîre yazılsa sezâdır.

Selam ederim aziz dostlarım.

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

ŞİİRLERİNDEN

ÇELİŞKİNİN TÜRKÜSÜ

Uyanıkken binbir mihnete düştüm

Düşte aydım kâşâneler içinde.

Mabetlere girdim sarhoş dolaştım,

Ayık gezdim meyhaneler içinde.


Hüsrana sarıldım, budur zaferim;

Bayramlar, bayramlar yevm-i kederim.

Akıllıyken bağlı olan ellerim

Zincirsizdir divaneler içinde.


Her dağın başında rüzgar bulunur,

Zemheriden sonra bahar bulunur,

Bu âlemde herkese yar bulunur

Benim yarim efsaneler içinde,


Ne hikmeti bildim ne de sanatı

Fark edince yüzüm kırdım miratı.

Hızır’ın sunduğu ab-ı hayatı

İçemedim peymaneler içinde


Hevesim kalmadı kemanda yayda

Işık ummuyorum güneşte ayda

Şu saki-i felek meclis-i meyde

Beni kovdu mestaneler içinde.

***

AĞLAR GİBİSİN

“Yunus düşte gördü seni

Saryu musun sağlar mısın?”

Yunus Emre


Ey deli gönül ne oldun bugün

Başı boz dumanlı dağlar gibisin.

Gözünde yaş var duruşun üzgün

Birini hatırlamış ağlar gibisin.

 

Başında gurbetin yeli eseli

Sevdiğine merhabayı keseli

Bu ayrılık seni eylemiş deli

Gönül silahını yağlar gibisin.

 

O büyük ihtiras biranda ölmüş

Kalbin aşk yerine nefretle dolmuş

Bülbüller ötmüyor gülleri solmuş

Yüz senedir bozuk bağlar gibisin.

 

Vefasız cananın seni unutmuş

Güzel aşkınızı yılanlar yutmuş

Güneş sandığın şey meğer bulutmuş

Onun yağmuruyla çağlar gibisin.

 

Senin pabucunda atılmış dama

Bu sevda yırtığı, tutar mı yama

Belki yeyip içip yaşarsın ama

Ruhları yok olmuş sağlar gibisin.

*****

MELİKE-İ ZÜLF-İ KEHRİBAR

"Duyuram küfrünü malum eliyir men yoğ iken

Meni gördükte koyur küfrünü iman getirir"

                                  Serayî

Görününce beyaz camda zihne türlü zan getirir

O şehlâ bakışlarıyla ehl-i keyfe can getirir.


Sair zamanları bilmem; ne hikmetse kurultayda

Duygulanır ezan ile hemencik iman getirir.

 

Bu kış günü aç karnına değil miftaheyn hayali;

Beş yüz kilo odun bile çok akla ziyan getirir.

 

Fukaraya tek ilacı doğum kontrol hapıdır;

Ehl-i gınanın derdine bin türlü iman getirir.

 

Gücüne payan yok amma eşkıyayı tenkil için,

Giderek vahşi batıya Bili'den ferman getirir.

 

Şundan anla zekâsını varsa Zile pazarına

Üzüm pekmezi yerine kaynamış katran getirir.

 

Sekülarist olmayanlar sandıktan çıksalar bile

İktidar olamaz diye Yekta'dan buhran getirir.

 

("Çelişkinin Türküsü"nden)