Kitabın önsözü, tam da böyle bir çalışmanın ilk cümlesinde hatırlanması gereken bir düstur ile başlıyor: Goethe, umumi mânâda bütün tercümelerin aslına sadâkati bâbında şöyle söylemiş: “Mütercimler, yarı peçeli bir dilberin güzelliğini can-ı gönülden öven çöpçatanlara benzerler ve eserin aslına için karşı konulmaz bir arzu uyandırırlar.”
Aynen öyle: Nesir tercümelerinde bile zaman zaman, “asıl yazarı herhalde başka bir şey söylemiş olmalı” dedirten tercüme tatsızlıklarıyla karşılaştığımız olur; şiirin tercümesi ise başarısını ancak ve ancak müterciminin şiirden ne anladığına borçlu bir hüsn-i talih mâcerasıdır. İyi şiirin iyi tercümesine rastlamak “talih”ten başka nedir ki zaten?

Meşhur Alman edib ve şairi Goethe’nin Doğu-Batı Divanı unvanlı efsânevi eseri, meşhur mütercim ve araştırmacılarımızdan Senail Özkan himmetiyle ikinci kere, yeniden Türkçeye kazandırılmış bulunuyor. Bu “Divan” bizim âşinası olduğumuz divanlardan biri değil fakat onlar gibi, Şark şiirinin mazmunlarıyla, efsâneleriyle, kalıpları ve üslubuyla kaleme alınmış bir şiir külliyatı. “Alman diliyle klasik Osmanlı şiir geleneği takip edilerek bir divan nasıl tertip edilebilir?” sualinin karşılığını merak edenler için ne yazık ki pek fazla adres gösteremiyoruz. İşte bu çerçevede Goethe’nin Divan’ı, Batı bilim ve irfanını tek başına temsil etme kabiliyetini haiz müstesna isimlerin başında gelen Goethe’nin, Şark dünyasına ve şiirine ne kadar büyük bir anlayış, sempati ve muhabbetle sokulduğunu öğrenebileceğimiz nâdir eserlerden biri.

Alman şiirinde ehliyet ve ustalığını âleme isbat etmiş bir şairin, büyük bir risk üstlenerek pek âşinası olmadığı yabancı bir edebiyatın şiir geleneğinde eser vermeye kalkışmasında da merakı kışkırtan bir cihet var: Goethe, niçin böyle bir ihtiyaç hissetmişti: Şiirdeki kabiliyetinin ve ibdâ gücünün sınırlarını mı yoklamak istiyordu, yoksa “Divan” aracılığı ile kendine Şark dünyasında yeni bir okuyucu kitlesi tedarik etmek amacında mıydı; neydi maksadı? Şarkın irfan ve hikmet hazinelerini Garb’a tanıtmak mıydı: Tarihe “Aydınlanma Çağı” diye geçen o büyük uyanış devresinde Goethe, hakikaten birbirine etle-tırnak kadar yakın ve aynı zamanda dünyalar kadar uzak bu iki âlemin iki yakasını bir araya getirecek bir randevuya zemin mi hazırlamaktaydı? Yoksa çok daha bambaşka bir saikle, yani, “Bakalım Batı şiir geleneğine çok uzak bir edebiyatın vâdisinde evrensel bir şair olarak ne kadar başarılı olabileceğim” düşüncesiyle kendi dehâsını mı sınamaktaydı?

Goethe, “Efendimiz” ve Rasmussen diye biri…

Bu soruların cevabını Doğu-Batı Divanı’nın önsözünü takip eden takriben 150 sayfa hacmindeki “Takdim” yazısında bulacaksınız; “Mütercimin Goethe ve Doğu-Batı Divanı’nı Takdimi” faslını, evet, alışılagelenden hayli uzun, hatta müstakil bir kitap veya etüd olacak derecede kapsamlıdır fakat yukarıda tâdâd edilen suallerin cevabını kısaltmak ne mümkün, ne de isabetlidir ve bu gibi suallerin iğneleyip durduğu bir tecessüsün sahibi olmaksızın Doğu-Batı Divanı’nı edinip derûnuna nüfuz etmenin de mânâsı yoktur.

İşbu merak ile okunduğunda Divan’ın takdimi, her sayfasında merak sahibi okuyucuya son derece zevkli bir zihin şöleninin kapılarını aralayacaktır. Bu şölenin belki de en egzotik çeşnisini, “Goethe’nin Müslümanlığı veya İslâm’a nisbeti”nin tartışıldığı kısmın teşkil edeceğini rahatlıkla ileri sürebilirim ki bu tartışma, Goethe’nin niçin Şark geleneği vadisinde bir divan tertip etmeye atıldığına dair ipuçları taşımaktadır. Asrının aydınlanmacı bilim ve fikir adamları arasında Goethe, zihnini ve vicdanını hakikatin her ışıltısına yöneltecek açıkyüreklilik ve samimiyeti göstermesiyle mümtaz bir yere sahiptir. Onun Hazreti Muhammed (sas) hakkında yazdığı “Kaside-i Muhammediye” isimli abidevî şiirinin işaret ettiği samimiyet ve muhabbetten, 21. Yüzyıl Avrupa’sına pek az şeyin intikal ettiğini görmek insanı şaşırtıyor: XVIII. Yüzyıl Avrupa’sının rûhu ve vicdanı Goethe idi; XXI. Yüzyıl Avrupa’sında “Efendimiz” hakkında nezaket icabı göstermesi gereken soğuk saygı tavrından bile uzak duran Rasmussen’in, garplı bünyenin hangi uzvuna tekabül ettiği ise insanı acı acı güldüren bir sualdir.

Doğu-Batı Divanı’nı Türkçeye çeviren Senail Özkan, kitap iklimine âşina olanlar tarafından, “tam da böyle bir eserin mütercimi ve yorumlayıcısı” şeklinde nitelenecek ehliyetli kalemlerin başında geliyor. Daha önceleri Annemarie Schimmel’dan Peygamberane Bir Şair ve Filozof Muhammed İkbal (1990), Ben Rüzgârım Sen Ateş, Mevlana Celaleddin Rumi (1999), Yunus Emre ile Yollarda (1999), Şark Kedisi (2009) gibi tercümelerine ilaveten, Nietzsche; Kaplan Sırtında Felsefe (2004), Schopenhauer, Paradosklar Üzerine Raks (2006), Mevlana ve Goethe (2006) gibi değerli ve dikkat çekici telifleriyle tanıdığımız Senail Özkan, bu defa Alman dilindeki mütebahhiresini, bu dilin en çetrefil fakat galiba en güzel metinlerinden birini dilimize kazandırdı. Etraflı ve derinlikli takdimden sonra kitap şiir metinlerinin verildiği ana bölüme geçiyor. Her sayfada şiirin Almanca ve Türkçe mısralarını karşılıklı olarak veren sayfa düzeni ile mütercim, Almancaya aşina okurlarına, tercümesinin kalitesini sınama fırsatı verirken, Alman dilini öğrenmek isteyenler için de lezzetli ve zevkli bir etüd imkanı veriyor; buna bir mânâda tercüme edilen metnin ve tercümenin iç organlarını göstermek de diyebiliriz. Elbette bu arada, kitabı, sayfa sayısını bir misli artıran bu sayfa düzeni ile yayınlayan ve benzerine pek az rastladığımız nesafette ciltleterek okuyucuya ulaştıran Ötüken Yayınevi’nin himmetini göz ardı etmemek gerekiyor. Anlaşılıyor ki Ötüken, Doğu-Batı Divanı’nı sahiplenerek bir mânâda yayınevinin prestij eseri muamelesi yapmıştır ki gerek eser ve gerekse tercümesi bunu hakediyor.

Kitap sonu dipnotlarından illallah!

Bu eserin bana göre eleştirilecek yegane tarafı, şiirlerin tercümesinde yeri geldiğinde açıklanacak hususların sayfa altı notu yerine, kitabın sonuna uzun bir liste halinde gönderilmesidir ki bu usulün yayıncılık dünyamızdan ebediyen çekip gideceği günü sabırsızlıkla bekliyorum. Tercüme sayfalarının estetiğini bozmamak için tercih edilen bu usûl, her şeye rağmen şiirin derûnuna girmek okuyucuyu sık sık kitap sonuna göndererek şevkini kıran ve soğutan bir tesir yapıyor.

Divan, daha önce Türkçeye çevrilmişti; bu iki tercüme arasında kalite ve seviye belirleyecek ölçüde söz söylemeye ehil değilim fakat bu kitabı, her satırıyla yayınlanmadan önce okumuş ve tadını çıkarmış bir kişi olarak Senail Özkan’ın tercümesinden yana sempati izhar etmekte mahzur görmüyorum. Eskiler bu hususta, “Huz ma safa / Da ma keder” derlerdi. Okuyucu da öyle yapsın.