Anlık bir yanılsamaya kapılıp, “Ben öldüm de cennette miyim acaba?” diye kendinize sorduğunuz demler oldu mu hiç? İşte Abant Gölü, insana böylesi sorular sordurtan bir doğa harikası, doğanın kalbi… Gölün yemyeşil atlasında kâh güneşin sarısını, kâh yüreğinizin mavisini yakalayabiliyorsunuz. Hemen kıyısında başlayan dik ve yüksek yamaçlı dağların doruklarına kadar kesintisiz, göz alabildiğine uzanan, yemyeşil çam ormanlarıyla kaplı yeşil bir kıyamet… Bu yemyeşil libaslı dağlar, tıpkısının aynısı, abartısız, bir aynaya yansır gibi göle yansıyarak muhteşem bir simetri oluşturmuş, resmediyor. İlâhî Maşuk’un güç ve kudretini yansıtan bâkir güzelliğin yüksek dozu, bir iksiri yudum yudum içiyormuş gibi ruhunuzu sarhoş etmeye, esir almaya yetiyor.  Bu muhteşem güzelliği daha da özümseyerek hissedebilmek için bütün bedeniniz göz; gözleriniz akciğerleriniz oluveriyor… Derin bir nefes alıyooor, mis gibi havayı içinize, içinizden öte, hücrelerinize dek çekiyorsunuz. Bu kadar temiz havaya alışık olmayan beyninizin, ciğerlerinizin şaşkınlık yaşadığını hissediyorsunuz o anda; ufaktan tepki gösteriyor olsa da ciğerleriniz, kısa bir süre sonra bol oksijene uyum sağlıyor…

Ormanla gölü bölen yolun hemen kenarındaki kısa yamaçtan kayarak, iniyorsunuz gölün kıyısına ve eğer şanslı gününüzdeyseniz, balıkların arz-ı endam ederek süzülüşlerini görebiliyorsunuz. Göl o kadar temiz ki dibini görmek mümkün. Güneş ışığını tutsak etmiş yemyeşil ormanların göle akseden koyu sedası, tek tuval üzerine üst üste yapılmış iki ayrı yağlıboya resim gibi dağ aksinin üzerinde envai çeşit nilüferler en güzel motifleri sergileyerek, ‘Biz de varız, bizi de resmedin!’ diye, poz verir gibiler. Gülümseyen sarı, beyaz, pembe nilüferlere bakıp oracıkta bir hikâye kurgulayıveriyorsunuz; nilüfer yaprağının üzerine oturmuş küçücük bir kurbağacık. Çirkin mi çirkin… Pembe çiçekli, dik başlı nilüfere âşık oluvermiş anında. Nilüfer, dik kafasını eğip de bir kerecik öpüverseymiş çirkin kurbağacığı, prens oluverecekmiş âşık kurbağacık. Nilüfer de bir prenses… Öpmek de ne kelime, başını çevirip bakmamış bile çirkin kurbağacığa… Öpseymiş eğer evlenip bir sürü çocukları olacakmış… Nilüfer dik başlı bir yosma, nilüfer kibir abidesi, nilüfer onurlu… Ne yapsın âşık kurbağacık? Atıvermiş kendisini Abant Gölü’nün derinliklerine tepetaklak, bir daha çıkmamak üzere… Dibe indikçe gözyaşları birer pervane olmuş çıkmış gölün yüzeyine… Çıkmış ha çıkmış, gölün tüm yüzeyini kaplamış. İşte o gün bu gün nilüfer çiçeğinin üstünde dönüp duran pervane böceği, çirkin kurbağacığın gözyaşlarının buharlaşan kalbiymiş… Göldeki balıklar, böcekler… Yosunlar bile ağlarmış çirkin kurbağacığın içli hikâyesine. Abant Gölü’nün suları, o yüzden nazlı nazlı kıpırdaşırmış bu aşkın hatırasını incitmeyeyim, diye…

Abant Gölü’nün kıyısındaki restoranda balık yemek, sonra göle nazır şarkılar eşliğinde çaylarımızı yudumlamak, manzaranın bir ayrı tadı bir tamlayanı.

Abant Gölü’nü bütün ihtişamıyla geride bırakıp yola düşüyoruz. Taşkesti, Sülüklügöl ve Göynük… İstanbul’un manevi fatihi, Fatih Sultan Mehmed Hân’ın hocası Akşemseddin Hazretleri’nin meftun olduğu Göynük… Vefa duyguları eşliğinde Fatihalar gönderip, Arnavut taşları döşenmiş dik yamaçtan yukarıya tırmanıyoruz; eski adı Saat Kulesi, sonra Cumhuriyet Kulesi, şimdilerdeki adı Göynük Kulesi’nden yeşillikler arasında, kırmızı çatılı evleriyle Göynük’ü seyran eylemek bir farklı güzel… Çubuk Gölü, yeldeğirmenleri, Sarot Kaplıcaları derken öğle yemeğini Abant Gölü kenarında bol oksijen eşliğinde tıka basa yemiş olmanıza rağmen acıktığınızı hissediyorsunuz. Ve Sarot Kaplıcaları’nda güzel bir otelin açık büfe restoranından yemeklerinizi alıp, iştiha ile yiyorsunuz.

“Karnı doyanın gözü yolda olurmuş” derler. İstikametimiz Bolu Polis Evi Misafirhanesi… Yorgunluğumuzu attıran güzel bir uyku, sonra kahvaltı ve sonra Yedigöller Bölgesine doğru hareket… Önce Ayı Kayası yakınındaki Seyir Tepesi’nden Yedigöller Bölgesini kuş uçumu seyran eylemek için otobüsten iniyoruz. Köroğlu’nun nal seslerini duya duya, Bolu Beyi’ne bir serzeniş göndererek tepeye doğru bakir ormanı yara yara çıkmaya başlıyoruz. Her an zehirli bir böceğin fırlayıverip yanağınıza yapışacağı, kıvrılarak sürünüp gelen bir yılanın ayaklarınıza dolanacağı hissine kapılmanıza inat tarifsiz bir haz, tarifsiz bir dinginlik… Belki de dinginliğin en uzak kıyısı… Belki de ağaçlar arasından tepeye tırmanırken hayatınızın en meşakkatli yolculuğunu gerçekleştiriyor, en zorlu eforunu harcıyorsunuz. Hiç üşenilmeden yapılmış ağaç basamaklar da olmasa kayıp, paldır küldür yuvarlanmak hiç ihtimal dışı değil. Nefes nefese tırmanırken zirveye, Bolu Belediye’sine bir teşekkür gönderiyorsunuz içinizden, bu merdivenleri yaptığı için… Tepeye yapılmış kamelyadan bölgeyi seyran eyliyorsunuz. Yeşil, yemyeşil, ürküten bir kıyamette kaybolmak…   Varlığınız doruktadır. Belki de varoluşun en kestirme tanımı budur. “Hiçbir yer insana doğa heyecanını bu denli yaşatamaz, hissettiremez, bu denli resmedilemez” diye düşünüyorsunuz. O anda sözcüklerden, tümcelerden bahsetmek, hatta konuşmak bile gülünç gelebiliyor insana. Bu yerde ürperişin hiçbir söze, hiçbir anlatıcıya, hiçbir izahata ihtiyacı yok. Bir tek sözcüğü bile aracı kullanmadan gözbebeklerinize yapışan görüntüler, sizi sarsarak bütün yalınlığıyla esir alıyor, yeşilin her rengini yalayarak burnunuza kadar getiren hafif ve aralıklı esinti, âsî kokusuyla sersemletiyor. Sessiz sakin manzarayı seyrediyorsunuz bir süre. Her güzel şey gibi bu seyir de bitiyor. İniş de bir o kadar zor ve yorucu, özellikle merdiven olmayan kısımlardan inmek… Değer mi bu kadar meşakkate? Bin kere değer… Aşağıda bekleyen aracınıza ulaşıyor, Yedigöller’e doğru yola devam ediyorsunuz.

Yedigöller Milli Park alanı apayrı bir âlem, apayrı bir güzellik… Bolu’ya yaklaşık bir saat uzaklıkta. Her yan alabildiğine orman. Ormanın içinden, kıvrım kıvrım kıvrılan virajlı yollardan ağır ağır çıkıyorsunuz tepelere doğru ve akabinde ağır ağır kıvrılarak iniyorsunuz Yedigöller’e… Yeşil kıyametin ortalarına ortalarına oturuvermiş yeşil yeşil bakan göller… Tabanından çıkan sularla ve şelalelerle besliyor tabiat ana, Yedigöller’i. Çamlar, çimenler, çiçekler; buz gibi akıp giden, göllere kavuşan pınar suları… Toprak, karnındaki kudretini çam, kayın, çimen, çiçek olarak doğurup yeryüzüne vermiş, memelerinden fışkıran bereketli sularla emziriyor hepsini. Güneşin ışıklarını da sütüne katık ediyor. Sevdalaşmanın canlı ahengi içine karışıp giden su sesi, cırcır böcekleri ve kuş sesleri kâinatın ebedi raksının edebi mûsikîsi içinde devam edip gidiyor… O da ne? Pırıl pırıl akıp giden bir şelale çıkıveriyor karşınıza. Mûsikîli mısralar söyleyerek akıp gitmekte, biraz sonra göreceğimiz Büyükgöl’un sularına karışıyormuş. Kenarındaki bir taşın üzerine oturup dalıyorsunuz akıp giden sulara. Kısacık bir anda, bir kelebek uçarak geliyor, dizinizin üzerine konuyor, daldığınız âlemden koparıyor sizi. Toz kanatları parlıyor. Dokunsanız parlaklığı, güzelliği bozuluverecek, bir daha da uçamayacak. Kapatıp açıyor toz kanatlarını ve uçup gidiyor. Çeviriyorsunuz gözlerinizi çağlayarak akıp giden pırıl pırıl dereye. Sular, köpükleri arasındaki menevişlerle size göz kırpıyor, güneş ışığının her rengini yalayarak şen şakrak, sarhoş sarhoş, başını taştan taşa vurarak akıp gidiyor. Neden böyle hoş, sarhoş mısralar mırıldanıyor, koşturup giden derecikler? Büyükgöl’e hasretinden midir, nedir?.. Vuslatına bir koşturuş elbette…

Doğa, yeryüzünün çoğu yerlerine, saklı güzelliklerinden gıdım gıdım dağıtırken buralara çok cömert davranmış ne hikmetse… Hem de çok cömert… Ulu kayın ağaçları arasından yavaş yavaş inmeye devam ediyorsunuz gizlenmiş, gizemli göllere doğru… Sırayla “merhaba” diyorsunuz, her birisine. Göllerin adları da kendileri gibi güzel. Sazlıgöl, Nazlıgöl, Seringöl, İncegöl, Büyükgöl, Küçükgöl, Deringöl. Yedigöller’in efsanesi de apayrı bir güzel… Eeee efsanede aşk ve kadın varsa daha mı ilgi çekiyor ne… Belki de ilgi çeksin diye bu motifler, unsurlar eklemleniyor çoğu efsanelere… Zamanında bu yerlere yedi âşık çift gelmiş. Yedi ayrı aşk hikâyesi… Bu çiftlerden her biri bir tarafa ayrılmış. Büyükgöl’ün olduğu yerde en büyük çift; Küçükgöl’ün olduğu yerde en küçük çift; Sazlıgölün olduğu yerde geline sürekli saz çalan damat; Nazlıgöl’ün olduğu yerde sürekli damada nazlanan gelin… Efsane bu ya yedi çiftin olduğu yedi ayrı yerde yedi tane göl oluşuvermiş. Gölleri gezerken ağaçların arasından çiftlerin flu siluetlerini görür gibi oluyorsunuz… Akabinde bir diğer efsane dimağınızda dolanmaya başlıyor. “Ey Peri Kızı! Mekânına gelmişken seni de yâd edeyim, ne dersin?“ diyorsunuz, içinizden; çaresizlere çare, dertlilere derman, tül kanatlarında mutluluk taşıyan ve bunları cömertçe insanlara bağışlayan iyilik perilerinin yurdu Yedigöller’miş zamanında. Bolu Beyi’nin oğlu buralarda avlanırken bir beyaz güvercinin peşine düşmüş. Güvercin daldan dala, kona göçe Yedigöller’in bulunduğu yere gelmiş, Beyin oğlu da ardından… Tam yayını gerip, okunu salacağı zaman güvercin, dünya güzeli bir kız oluvermiş. Oğlanın aklı başından gitmiş, dizlerinin bağı çözülmüş, yayını geren parmakları gevşeyivermiş. Ok da hedefine ulaşmış. Peri kızı kalbinden vurulmuş, bir “ah!” sesi, bir kara bulut, bir gök gürültüsü, yer kaynamış, gök ağlamış. Ve sonra çağlayan dereler, kaynayan dağlar, bu olaydan sonra buradan çekilip gitmişler. Akan sular, kaynayan pınarlar peri kızının kanı canıymış, su sesleri de onun iniltileriymiş. Ağlayan perilerin gözyaşları orda burada öbek öbek; Büyükgöl, Seringöl, Deringöl, Nazlıgöl, Küçükgöl, İncegöl, Sazlıgöl diye göller oluşturmuş.

Motifler, hayaller gözünüzde canlanıyor, “Bolu Beyi de amma beymiş haaa” diyorsunuz, için için kızıyorsunuz beyin oğluna, “Kâh güzeller güzeli peri kızını kalbinden vurur, kâh Seyis Yusuf’un gözlerine mil çektirir” Körünoğlu Ruşen Ali’ye ve yiğitlerine bir selam gönderip, “Ey Ruşen Ali!!! Delüklü demür senin mertliğini bozamaz, kılıcını kınında paslandırmaya gücü yetmez. Sen ki mertliğinle nice icatlara meydan okur, sonra sır olur, ölümsüzleşirsin!..” diyorsunuz…

Gölün her birisi ayrı bir güzel olsa da en aşağıdaki Büyükgöl sizi büyülüyor. Gölü çepeçevre çevreleyen ağaç kıyametinin aksi, tıpkı Abant Gölü’nde olduğu gibi Büyükgöl’ün yeşil sularına aksetmiş, ton ton yeşillik, kıpır kıpır kıpırdaşıyor yüzeyinde. Kendinizden geçercesine doyumsuz manzarayı seyrediyorsunuz. İnanılmaz bir huzur, oksijenle destekliyor beyninizi. Ara sıra ormanın en mahrem kokusu, ne olduğunu bilmediğiniz bir otun kokusuyla harmanlanarak çam kokusu egemenliğinde genzini yakarak ciğerlerinize doluyor. Peri kızının hayali eşliğinde ağaçlar arasından tepeye, aracınıza doğru geriye dönerken tabelalar dikkatinizi çekiyor bu sefer; “Gürültü yapın, yabani hayvan çıkabilir” o kadar alışmışsınız ki, “Gürültü yapmayın!” ikazlarına. Gülümsüyorsunuz, Yabani hayvan o saatlerde çıkamaz elbette, korkmaya gerek yok. Zira her yerde kamp yapanlar, günübirlik gelen insanlar dolu. Demek ki geceleri çıkıyor…  Bir diğer levha tokat gibi, “Hayvanların doğaya bıraktığı tek iz bunlar. Ya sizin?” yazıyor ve levhanın etrafında daireler içinde hayvan dışkısı ve ayak izleri resimleri… Yolculuğun başlangıcında rehberimizin söylediği sözü destekler nitelikte; “Arkadaşlar! Özür dileyerek bir uyarı yapmak istiyorum; Lütfen doğaya çıktığınız zaman hayvan olunuz; insan olmayınız. Çünkü doğayı kirleten insandır” demişti. Bu levha her yere asılmalı, diye düşünüyorum. Poşetler, yiyecek artıkları vs yok burada. İnsanlık adına utanıyorsunuz.

Gezilecek görülecek yerler, göller henüz bitmiyor. Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz’ın ve rehberin tabiriyle, “Sırf Yedigölleri gezmek için birkaç gün ayırmalısınız” Efsanelerin, ışıltılı hayallerin, bakir ormanın çeşit çeşit ağaçlarıyla, çiçekleriyle, böcekleriyle süslü rüya güzelliğini geride bırakarak aracınıza geçip yola revan oluyorsunuz.

Gölcük Tabiat Parkı… Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz, Yardımcısı İhsan Ağcan, Almanya’da ve ülkemizde doktorluk yapmış olan Cerrah Şener Yücetürk(ne tevafuktur ki yeni tanış olduk ve onlarca ortak tanıdığımız, dostumuz olduğunu sohbet esnasında öğrendim), manevi şahsiyetlerden Musa Okur’un sohbetleri eşliğinde çam havasını teneffüs ederek yemek ve odun ateşinde demlenmiş çay keyfi ayrı bir güzeldi… O mekânda Belediye Başkanı Alaaddin Bey’in Bolu basınına verdiği röportajda Konya’yı ve Konyalı yazarlar olarak bizleri anlatması, onore etmesi mukabil olarak TYB Konya Şubesi Başkanı Prof.Dr.Hayri Erten’in, “Başkan Bolu’yu adeta şantiyeye çevirmiş. Başarısı üç defa art arda seçilmesiyle kanıtlanmış zaten. Bence buzdağının altını tamamlamış, üstünü de en görkemli şekilde tamamlayacağına inanıyoruz. Bolu’ya ölü gelen diriliyor” sözleri, Ozan İsmail Detseli’nin an için yazdığı duygu taşan şiirini paylaşması… daha pek çok güzellik teşekkürlerimizi yinelettiriyor…

Gölün karşı kıyısındaki ev size hemen tanıdık geliyor. Yıllardır kartpostallarda, eş dost fotoğraflarında gördüğünüz ve aşinası olduğunuz ev… Evi arkanıza alarak bir fotoğraf da siz çekiniyorsunuz, adeti bozmayayım, ânı sabitleyeyim, diye… Sonra başka âlemlere doğmak için yeniden doğuşa gebe günbatımı tükenişini seyre koyuluyorsunuz; Güneşin santim santim kayboluşu ve gölün sularına vuran aksi,  size sevinci, acıyı, ayrılığı, varoluşu mısra mısra yaşatıp, irdelettiriyor. Göl, günbatımının rengine şafaklar kadar öylesine yakışmış ki o günbatımı yakamozlarını sükut içinde devşirmek istiyorsunuz eteklerinize… “Ey güneş! Kaybolup gitmek için bir acelen mi var? Bir an önce gitmek, kalbinin sırrını başka âlemlere açmak mı istiyorsun yoksa? Kimlere, nerelere kavuşmak istiyorsun? Gitme! Kal biraz! Seyredeyim doya doya” diyorsunuz ama o, göl üzerinde kıpırdaşan güneş yakamozlarını bir mıknatıs edasıyla ip ip kendisine çekiyor, eteklerine devşirip gidiyor. Sizin damağınıza bir tat bırakarak, zaman eridikçe tadını duyumsayacağınız bir tat … Size nice masallar yazdırarak gidiyor…

Bolu’da kaldığımız her iki akşam da Eğitimci Atilla Yaramış’ın Bolu’daki üniversiteli ve yazan öğrencilerle Konyalı yazarları Kültür Merkezi’nde buluşturması, gece geç saatlere kadar süren fikir teatisi ayrıcalıklıydı. Bolu Belediye Başkanının Bebek Ormanı projesine değinmeden geçemeyeceğim. Her doğan bebek için bir ağaç dikilip fidanların arasında yetiştirdikleri sebzelerden yapılmış yemekleri binlerce fakire düzenli olarak dağıtmaları emsal teşkil edecek bir icraat.

Bu gezide TYB Konya Şubesi yazarlarına, gazetecilere ve ailelerine mihmandarlık yapan, ilk andan itibaren güler yüzle karşılayan Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz’a, Başkan Yardımcısı İhsan Ağcan’a Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek’e, Halkla İlişkiler Daire Başkanı Ahmet Köseoğlu’na, Eski Tarım Bakanı Sami Güçlü’ye, Aydınlar Ocağı Başkanı Dr.Mustafa Güçlü’ye, Bolu Emniyet Müdürlüğüne ve Polis Evi görevlilerine, gezi boyunca bizlere rehberlik eden Bolu Belediyesi Kültür ve Doğa Başkanı Muzaffer Yıldırım’a, TYB Konya Şb.Başkanı Prof.Dr.Hayri Erten’e, Medeniyet Okulu öğrencilerine, gezi boyunca grubun sorumluluğunu hisseden TYB Sekreteri Yusuf Özdemir’e teşekkürlerimizi iletiriz.

Kaynak: Konya Postası Gazetesi – Melahat Ürkmez