Ramazan’ın bambaşka bir zaman dilimi ve insanların adeta melekleştiği bir ay olduğunu ifade eden Konya Yazma Eserler Bölge Müdürü olan Bekir Şahin, Ramazan’da sofralarımızı fakirlere açmamız gerektiğine dikkat çekerek, “ Ramazan’ın her anı güzeldir ve sevilir” dedi

Konya yetiştirdiği kültür ve irfan sahibi insanlarından biri de Ali Işık. Konya kültürü, folkloru ve tarihi üzerine araştırmalar yapan Ali Işık ile Konya’daki eski Ramazanları ve şehri konuştuk. Hatıralarla dolu hayatında şehrin kültürüyle ilgili önemli açıklamalarda bulunan Işık, “O yıllarda mutlaka sahura kaldırılırdık. Bizim sahura kalkışımız, anneciğimi sabah kahvaltısı hazırlama külfetinden kurtarırdı. O kalktığımız sahurlarda oruca teşvik biraz şehirli teklifi idi de; arife günleri daha bir candandı. Anneciğimin: “Oğlum, bugün arife. Bugün kurtlar kuşlar bile oruç tutar. Hem şunun şurasında iftara ne kaldı ki… Hadi oğlum!” şeklindeki yalvarışı hâlâ kulaklarımdadır…” ifadeleriyle geçmişin özlemini yansıtıyor.
Çocukluğunuz nerede geçti? Çocukluğunuzun geçtiği semtten ya da köyden biraz bahsedebilir misiniz?
Doğum yerim Kadınhanı-Başkuyu olsa da yaşadığımın farkına vardığım yıllara ait zihnimin derinliklerindeki en eski fotoğraflar Konya merkezine aittir. Günümüzde ya adı ya çehresi tarih olan Güllükbaşı semti ile Çiftemerdiven, Ferhuniye ve Tarla mahallelerine… 1960 yılında Hacıkaymaklı olsak da, yakın akrabalardan dolayı, öncekilerle irtibatım, anneannemin rahmet-i Rahman’a kavuştuğu 2002 yılına değin kesilmemiştir.
Ebeveynlerden çocuklara mahalleli olmak bilinci ve sorumluluğunun kutsal bilindiği yıllardı o yıllar. Neşe ve mutluluklar kadar sıkıntı ve kederler de müşterekti. Ekmekçi Hayık amca, Silleli İsmail, Düt Selattin ve diğerleri… Oyun yorgunluğunu üzerimizden alıveren Konya mozaiğinin güzel renk ve desenleri…

Semtimizin insanları gibi sıkı fıkı sokakları dar geldiğinde Şems Parkı ya da Alâeddin Tepesi’nde alırdık soluğu. Parkın susuz havuzunda köşe kapmaca, “Alettin”de yazları kovboyculuk, kışları da zılak…

Eski Konya hakkında neler söylemek istersiniz? Değişen¸ mekânlar mı¸ yoksa bizler miyiz?

Biz eski Konya’mızı çocukluk ve gençlik çağlarımızda yaşadık. Daha eskilerini dinledik, daha da eskilerini okuduk ve dahalarını okumak için de aramayı sürdürüyoruz.
İnsanın her kaybettiğine özlem duyması (nostalji) onun tabiatında var. Oysa ne yaman bir çelişkidir nostalji. Meselenin künhüne baksak, kaybettiğimize üzüldüklerimizi vazeden de ortadan kaldıran da onların yasını tutan da kendimiziz. Peki suçlu?.. Ya zamandır ya belde teşkilatları…
Evrende; iklimlerden, yeryüzü şekillerinden tutun yaşanılan mekânlara, hatta örf, âdet ve davranışlara kadar her şey sürekli değişmekte. Her değişim de bir güzelliğe bedel olmakta… Bu süreçlerin de günah keçileri zaman, bilim, teknoloji, modernite… gösterilse de bunların hepsinin vazedicisi de faili de insanoğludur. Yüce Yaradan’ımız bu hakikati Kur’an-ı Kerim’de bizlere şöyle ihtar eder: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (Rum Suresi: 41)
Hülasa değişen biziz; değiştikçe değiştiren de…

Konya sizin için ne ifade ediyor?

Üzerinde doğduğum, inşaallah terk-i hayat ettiğimde de bağrında yatmayı arzuladığım topraktır Konya. Memleketimdir, diye söylemiyorum, yaşanılacak bir yurt parçası, sığınılacak emin bir limandır Konya. Ah, sevdiğimiz gibi bir de sahiplenebileydik!..

Mesleğinizi bilinçli mi seçtiniz yoksa bir yakınınızın etkisi mi oldu?
İki yıl kayıpla 1973 yılında bitirmiştim liseyi. İdealim hukuktu. O yıl suiistimal yüzünden iki kez girdiğimiz imtihanın ikincisinden aldığım puanla -bir sene önce İstanbul Hukuka giren arkadaşımdan yaklaşık kırk puan fazla almıştım zira- çok sevindiysem de anılan okula ön kayıt kuyruğunda sevincim kursağımda kaldı. İlk kez tercihli sistemin uygulandığı 1974 yılında puanımı otuzun üzerinde artırsam da hevesim yine kursağımda kaldı. Uzatmayayım, o yıl Selçuk Eğitim Enstitüsü kontenjanını dolduramadığımdan ön kayıt açmıştı. Ailemin baskılarıyla matematik bölümüne kayıt yaptırmaya karar verdim. Niyetim matematiğimi kuvvetlendirip yeniden imtihana girmekti. Lakin kader ağlarını örmeye başlamıştı. Kaydımı yapan bölüm şefinin: “Senin puanın bayağı yüksekmiş, diğer bölümlere de kayıt yaptırmayı ihmal etme.” uyarısı üzerine gayemi unutarak diğer üç bölüme de kayıt yaptırdım. Kesin kayıt hakkı kazananlar ilan edildiğinde dört bölüme ait listelerin ilk onu içerisinde kayıt yaptırma hakkı elde ettim. Evrakımı hazırlayıp matematik bölümüne kaydolmaya çıkarken merdivenlerde eski bir arkadaşım önüme geçti. “Hayırlı olsun, bütün bölümlere kayıt hakkı kazanmışsın” dedikten sonra yanındaki genci işaretle: “Bu … kalender bir arkadaşımız. Matematik’in birinci yedeği. Sen edebiyat mezunusun Türkçeye filan kayıt yaptırsan da bu kalender de boş kalmasa…” Basiretim tutulmuştu âdeta, hiç düşünmeden kabul ettim. Elhâsılı, o yılın birinci yarıyılı sonunda bölümüme ısındığımda idealim de değişmişti. Hani sorarlar ya: “Dünyaya yeniden gelsen…”. Evet, dünyaya yeniden gelsem yine bölümümü okumak isterdim.

Biraz da eski Ramazanlardan bahsedebilir misiniz?

Çocukluğunuzda Konya’da Ramazan ayı nasıl geçerdi? Hafızamı zorladığımda hatırladığım ilk ramazan kış mevsiminde olmalıydı. Hatıra/hayal karışımı kırıntıların içerisinde soba, dolayısıyla da hamur işleri vardı. O yıllarda mutlaka sahura kaldırılırdık. Bizim sahura kalkışımız, anneciğimi sabah kahvaltısı hazırlama külfetinden kurtarırdı. O kalktığımız sahurlarda oruca teşvik biraz şehirli teklifi idi de; arife günleri daha bir candandı. Anneciğimin: “Oğlum, bugün arife. Bugün kurtlar kuşlar bile oruç tutar. Hem şunun şurasında iftara ne kaldı ki… Hadi oğlum!” şeklindeki yalvarışı hâlâ kulaklarımdadır.
O ramazanları yaşayan insanların, günümüze nispetle, ramazanı birlikte yaşama kültürü daha belirgindi. Ramazanın olmazsa olmazlarından ramazan davetleri genellikle akrabalar arasıydı. Komşular arasında ise davetsiz, teklifsiz ve külfetsiz azık karıştırma, kabilinden ortak iftarlar daha ağırlıklıydı.
O ramazanları yaşayanların, yine günümüze nispetle, güzel hasletlerinden biri de oruca ve oruçluya gösterdiği saygı idi. O zamanlarda da oruç yiyenler vardı. Lakin bunu uluorta yapmazlardı. Semtimizde yaşayan tek tük gayrimüslim aileler bu hususta bizimkilerden daha da duyarlıydılar. Mesela büyük halamın kapı karşı komşusu olan Sinemacı Ceylani’nin İtalyan asıllı gelini Albertina Hanım, çocukları ne kadar yalvarırlarsa yalvarsınlar, ramazan günlerinde onların sokakta bir şeyler yiyip içmesine asla müsaade etmezdi.

Günümüz Konya’sında sizi en çok etkileyen ve ‘Burada kendimi çok huzurlu hissediyorum’ diyebileceğiniz semt¸ mahalle¸ sokak ya da mekân neresidir?

Ahmet’çiğim, bendeniz iki buçuk yıl kadar Konya merkezi ve yakın çevresindeki mezarlıklarda vakit geçirerek Selçuklu’dan günümüze mezar taşlarını inceledim. Uzmanlık alanım dolayısıyla da mezar taşlarının daha çok kitabelerine dikkat kesildim (Üstelik mahallî kültürümüzdeki mezar taşı okumak unutkanlık yaptırır, ihtarına rağmen). Bu süreçte mezarlıklarımızın hayatın gailelerinden uzak, sessiz, sakin ve uhrevi havası bambaşka bir haz duymama vesile oldu. Dahası, oralarda meskûn “hamuşlar”ın [suskunlar] ahiret kapıları kitabeleri de önce insanı tefekkür ummanına daldırıp ardında da kendine gelmesini sağlıyorlardı. Bu yüzden, özellikle geçmişi ta Selçukluya uzanan Musalla, Üçler gibi büyük mezarlıklarımızda sık sık vakit geçirmeyi seviyor ve buralarda kendimi daha huzurlu hissediyorum. Eh, biz de o hamuşların arasında yerimizi almaya gün saymıyor muyuz?

İmkânınız olsa¸ size öyle bir yetki verilse Konya’ya nasıl bir hizmet yapardınız?

Tahayyül ettiğim Konya’yı inşa etmek isterdim. Öyle bir şehir planlamasıyla Alâeddin Tepesi’ni dünyanın en büyük dönel kavşağı olma durumundan kurtarmak isterdim. Tabi bu Tepe etrafının araç trafiğine kapatılması demek olacaktır. Sadece burayı mı? Elbette hayır. Sur içindeki çekirdek Konya’yı tamamen… Selçuklu payitahtı unvanını lafta bırakmaz, sursuz bırakılan bu payitahtın surlarının hiç olmazsa birkaç kapısı ile burcunu ihya etmek isterdim. Saniyen tarihî çarşımızda bütün gelenekli iş kollarıyla yaşayan bir Konya sokağı oluştururdum. Bu arada bütün tarihî-etnografik birikimi, sanatı, kültürü, folkloru ve mutfağıyla -yine yaşayan- bir şehir müzesiyle hayalimi tamamlardım.

Hatıralar hakkında düşünceniz nedir? Siz de hatıralarınızı yazıyor musunuz ya da yazmayı düşünüyor musunuz?

Ünlü Fransız yazarı Andre Gide’e atfedilen bir söz vardır: “Hatıra yazmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır.” diye. Sorunun ilk hatırlattığı bağlam gereği sorunuza böyle bir başlangıç yapsam da yaşadığı/tanığı olduğu yerleri, olayları, hatta insanları fotoğraflayanlar da ölümün elinden çok önemli bilgiler kurtarmış olurlar. Son yüzyılda önemi anlaşılan yerel tarihin arşiv, süreli yayınlar ve kitapların yanı sıra dördüncü kaynak grubunu teşkil eder hatıralar ve tabii ki de günlükler.
Hatıra yazmam hususuna gelince… Basıma hazır hâldeki Hatırın Bende Kalmasın Hacıkaymak adlı kitabım hemen hemen çocukluk ve gençlik dönemi hatıralarımdan oluşmaktadır. Bunun yanında çeşitli gazete ve dergilere yazdığım yazıların bir bölümü de hatıra/hikâye biçimlidir. Yazılarımı toparlamaya bir başlayabilsem, elbet bunların tasnifi de ardından gelecektir. Ne diyelim, sözümüz sağlığa…

Konya değil de bir başka şehirde yaşasaydınız hangi şehri tercih ederdiniz?

Şayet Konya’da yaşamamış olsaydım İstanbul’da yaşamayı isterdim. Zira inanıyorum ki İstanbul Dünya’nın başkenti. Yanı sıra kültürün de edebiyatın da sanatın da başkenti İstanbul. Keşfedebilenler için uhrevi havası da bir başkadır İstanbul’un. Zira Medine havasını bir cuma sabah namazı esnasında ve akabinde Eyüp Sultan’da teneffüs etmiştim.

Sizce başarının sırrı nedir? Bu konuda gençlere neler tavsiye edersiniz?

Bence başarının sırrı sevmektir. Sevgisini somutlaştırmak da ancak bu dünyada falan da yaşamış, dedirtecek bir hizmete, faaliyete, esere… imza atabilmektir.

Sosyal medya hesabınız var mı?

Sosyal medya hakkında görüşleriniz nelerdir? Kullanmadığım bir twitter, kullanmaya çalıştığım bir facebook hesabım var. Önce insan, ardından Müslüman bir Türk olduğumuzu aklımızdan çıkarmazsak yararının olacağına inanıyorum.

BEKİR ŞAHİN KİMDİR?

1960 yılında Konya’nın Kadınhanı ilçesine bağlı Hacıoflazlar köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kadınhanı’nda yaptı. 1985 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Ağrı¸ Afyon ve Burdur’da öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundu. Devlet Lisan Okulunda bir yıl boyunca Arapça dil kursuna devam etti. 1997-2002 yılları arasında Kültür Bakanlığı Burdur İl Halk Kütüphanesi Müdürlüğü yaptıktan sonra 2002 yılında Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürlüğüne atandı. 2011 yılında mezkûr kütüphane müdürlüğü bölge müdürlüğüne dönüşünce bu görevi üstlendi. Hâlen bu görevinin başındadır.

Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde “El Yazmalarının Korunması” dersi de veren Şahin; İLESAM Konya İl Temsilciliği¸ Türkiye Anıtlar Derneği Yönetim Kurulu Üyeliği¸ MEBKAM Yönetim Kurulu Üyeliği¸ Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi Üyeliği gibi sosyal ve kültürel görevlerinin yanı sıra¸ özellikle yazma eserler ve kütüphanecilik konusunda ulusal ve uluslararası sempozyumlarda çok sayıda bildiri sunup¸ Konya Vizyon¸ Tefekkür¸ Mihenk¸ Mahalle Mektebi ve Yenigün gibi dergi ve gazetelerde yazılar yazmaktadır. Yayımlanmış eserlerinden bazıları şunlardır: Evrad-ı Mevlâna (2005)¸ Sevakıb-ı Menakıb (2006)¸ Divan-ı Kebir’den Seçmeler (2007)¸ Nisabü’l-Mevlevi (2007)¸ Hz. Mevlâna İstifli Hat Levhaları Albümü (2007)¸ Rodos Hafız Ahmet Paşa Kütüphanesi Katalogu (Faruk Ağartan’la birlikte 2013). Yazma eserlerle ilgi projeler de yürütmekte olan Şahin¸ Ayşe Hanım’la evliliğinden Muhammet Sami ve Veysel Emin adlarında iki çocuk babasıdır.

Röportaj: Ahmet Kuş
Kaynak: http://www.konyayenigun.com/kultur-sanat/ramazanin-her-ani-guzeldir-