Köksal Alver, Siteril Hayatlar (Hece Yayınları) kitabında mekân üzerinden toplumsal hayattaki değişmelerin nasıl okunabileceğini ortaya koyuyor. Aslında Türkiye’de özellikle seksen sonrasından itibaren tohumlanan ve doksanlardan sonra iyiden iyiye boy atarak gelişen fakat çözümlemekte anlamlandırmakta geciktiğimiz bir meseleyi hem kuramsal hem de deneysel bir incelemeye tabi tutmuş Alver. Mekânın değer ve kültür göstergesi oluşu kadar bir tür yeni sınıfçılık mekanı olarak da toplumsal yaşamda ayrımcılık ve statünün ve belki de tekasürün nasıl belirginleştiğini görmek mümkün Steril Hayatlar’da

Hayatınızdaki hangi olay ya da deneyimler, sizi kentteki mekansal ayrışma sorunsalı üzerine, özellikle de güvenlikli siteler üzerine dikkate değer bir çalışma yapma noktasına getirdi? ‘Siteril Hayatlar’ adlı çalışmanızın ortaya çıkış serüvenini anlatabilir misiniz?

Mekansal ayrışma, kentlerin doğasında var. Çünkü homojen bir yapı değil kent. Çoğul, karmaşık, farklı. İnsani yapı açısından böyle, dolayısıyla bunun mekana yansıması gayet doğal. Bu öteden beri bilinen bir husus. Kent merkezi bir yanda, varoşlar yahut gettolar öbür yanda. Gecekondu bölgeleri bir tarafta toplu konutlar başka tarafta. İç içe de, komşu da olabilirler ancak sonuçta mekansal ayrışmayı ortadan kaldıramıyorlar. Ancak şimdilerde bahsettiğimiz ayrışma daha hesaplı-kitaplı, sosyo-politik bir husus. Yani bilinçli, bir irade sonucu kentin ayrıştırılması söz konusu. İşte en yakın örneği ‘kentsel dönüşüm’ çılgınlığı. Yapılanmış, projelendirilmiş, dizayn edilmiş, bir otorite tarafından dikte edilmiş bir ayrışma hikayesi. Kimin nerede, ne şekilde oturacağına karar verilmekte, kimin kimle komşu olacağı belirlenmekte, kim kime değmeyecek, dokunmayacak bunlar tayin edilmekte.

Bir başka örnek ise kitabın konusu olan zengin gettoları, kapalı yerleşmeler yani bizim adlandırmamızla ‘siteril hayatlar’, ‘siteril mekanlar’. Bir kent gezgini, gezme düşkünü biri olarak bu tür ayrışmaları, farklılaşmaları ve daha genelde kentlerin hoyratça tüketilip bir posa gibi atılmalarını fark etmemem mümkün değildi. Özellikle güvenlikli sitelerin her geçen gün İstanbul başta olmak üzeren bütün kentlerdeki hızlı, göz kamaştırıcı, kışkırtıcı, tahrik edici, baştan çıkarıcı artışı; bir gurur ve kibirle kentlerin güzide bölgelerinde kurum kurum kurulmaları benim bu olguya biraz daha yakından bakmamı hızlandırdı. Şahsi gözlem ve deneyimlerim sonucu bu mekanları tanımam, kimi tanıdıklarımın bu tip mekanlarda ikamet etmeleri, bu mekanları çok beğenmeleri zannediyorum benim böyle bir eser yazma niyetimi iyice perçinledi. Meselenin insani ve toplumsal boyutuna eğilen bir sosyolojik çalışma olarak bu eser böylece ortaya çıktı.

Siteril Hayatlar’da kültür-mekan harmanında hangi teorik bağıntılar öne çıkıyor?

Bütün teorik arkplandan bu konuşma çerçevesinde söz etmem yakışık almaz tabi. Ancak kısa ve öz olarak, kültür-mekan ilişkisinden söz etmek, kitabın anlaşılması açısından da yerinde olabilir. Öteden beri sosyal bilimler nazarında çok fazla öne çıkamayan mekan, zannediyorum bunda mekanın bir fiziki birim olma yönünün hep önde olması etkili oldu, aslında kültürel haritada mühim bir yer tutuyor. Kültür, yani hayat tarzı, düşünme biçimi, bakış açısı mekanda yansıyor. Mekan boş değil, hele anlamsız hiç değil. Mekanı inşa eden, yapan, biçimlendiren insan, ona kendi kültür ve inanç kodlarını titizlikle katıyor, işliyor. Bundan ötürü mekan yüklüdür, anlamlıdır, doğurgandır. Mekanda insan ve toplum adeta toplanmıştır, cisimleşmiştir. İnsan ve toplumun duyargaları, hissiyatı, gönül ezgileri mekanda ayan beyan ortaya çıkmıştır. Ev, mahalle, kent, köy, meydan, park, cami, saray, getto ve daha pek çok alan, pek çok mekansal organizasyon fiziki birim olmalarının yanında insani ve toplumsal birimdir de. Mekan, hem somut hayata hem de sembolik düzleme cevap vermektedir, karşılık gelmektedir. Bundan dolayı mekan-kültür ilişkisi sosyolojinin toplumu daha yakından kavrama çabasında özenle vurgulanmalı, didik dikik araştırılmalıdır.

Mekan sosyolojisinin teorik mühimmatını belirlerken andığız isimler arasında Simmel, Tönnies dışında araştırmanın kuramsal çerçevesini izah ederken, Lefebre, Harvey, John Urry ve Baudrillard’a atıfta bulunuyorsunuz. Bu düşünürlerin görüşleri, mekanı anlamak bakımından nasıl bir açılım sunuyor bize?

Sözü edilen düşünürler, biraz önce söylediğim çerçevede yaklaşıyorlar mekana. Mekandaki toplumsal kodları öne çıkarıyorlar. Mekandan hareketle bir toplum, toplumsallaşma, politik ve kültürel duruş okuması gerçekleştiriyorlar. Mekanın öylesine belli bir zaman ihtiyaçlara cevap verip sonra da kaybolan bir şey olmadığını, kullanıma dönük pasif bir alan olmadığını hatırlatıyorlar. Bu kuşkusuz mekan sosyolojisinin inşasında önemli bir katkıdır. Ancak meseleye bizim bakışımız da bir o kadar önemli. Örneğin, Turgut Cansever gibi düşünürlerimizin söylediklerini de aynı bilinç ve yoğunlukta takip etmek gerekir. Bütün bunlar, doğrusu önemli bir açılım sağlamaktadır. Mekan artık boşlukta ve pasif bir konumda bulunmamaktadır. Tıpkı zaman gibi mekanın da toplum ve insan gerçekliğini keşfetmeye, insana giden yolu berraklaştırmaya dönük önemli bir alan olduğu kanaati güç kazanmaktadır.

Güvenlikli sitelerin toplumsal mekanın dönüşümündeki etkinliğini kavramak açısından, öncelikle siteleşmiş bir mekanın nelere ihtiyaç duyduğuna bakmak gereklidir, diye düşünüyorum. Bu noktada siteleşme ile sterilleşme arasında nasıl bir akış var?

Benim düşüncem ve hatta tezim, birbirini beslediği yönünde. Yani site ile sterilleşme arasında yadsınamaz bir ilinti var. Her siteleşme steril olmayı doğurur mu, bilinmez. Ancak ayrışmaya, kopmaya doğru insanı yönlendirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bir defa mekan yani fiziki bir birim haliyle siteler, belli bir ayrışmayı ortaya koyuyor. Etrafları duvarlar ve tel örgüleriyle çevrili, kameralar etrafı didik didik kolaçan ediyor, güvenlik görevlileri adeta kuş uçurtmuyor, gelene gidene bakıyor, sorup soruşturuyor, elini kolunu sallayarak bir sokaktan, bir caddeden geçiyormuş gibi geçemiyorsun o mekanlardan… Dışa kapalı, özel, güvenli, korunaklı alanlar ister istemez bir ayrışma yani sterilleşmeyi inşa edecektir. Bu açıdan ben siteleşme-sterilleşme bağının rahatlıkla kurulabileceğini düşünüyorum.

Meselenin bir başka yönü ise zihinsel ayrışma. Sorguladığımız bir başka husus bu: acaba, siteleşme zihinsel/kalbi yönden de bir ayrışmanın nedeni olabilir mi? Yani güvenlikli sitede yaşayanlar, mekansal ayrılığın yanında zihnen, aklen, kalben diğer insanlardan, toplumdan kopuk yaşayabilir, düşünebilir mi? Bütün bütün olmasa da bu iki olgu arasında da ilinti bulmak mümkün. Mekansal ayrışma zamanla zihinsel ayrışmayı da kaçınılmaz kılabilmektedir. Bu ise ortak bir hayat tarzı, benzer değerler etrafında kümelenmenin bir ifadesi olan toplumsal yaşantıyı büyük ölçüde yıpratabilmektedir.

Güvenlikli siteler, pazarlanırken sadece konut değil bir yaşam tarzı olarak öne çıkarılmakta. Bu mekanlar nasıl bir yaşam tarzını barındırmaktadır?

Çok önemli bir husus bahsettiğiniz durum. Belki eserimizin omurgası denebilir buna. Eserin söylemek istediği de bu. Ev deyip geçmemek gerek, kentsel ayrışma deyip geçmemek gerek. Yani nerede, nasıl bir muhit ve mekanda yaşadığımız bizi doğrudan etkiler, besler, kayıtlar, biçimlendirir, yönlendirir. Mekan, bizzat hayat tarzımıza aktif bir şekilde katılır. Orada gümbür gümbür akar. Onun için yerinde tespitinizde olduğu gibi, siteler sadece ev yahut konut değildir, belli bir hayat tarzının mekansal görünümü, mekandaki aksidir. Tıpkı apartmanda, gecekonduda, hayatlı evlerde yahut villalarda olduğu gibi.

Nasıl bir hayat tarzı hüküm sürmektedir sitelerde? Değişik ve farklı. Bu farkı oluşturan bizzat sitelerin konumlanışı, jargonu, konsepti, çerçevesi. Ancak hemen şunu söyleyeyim. Öyle bilinmedik, tanınmayan bir hayat değil oradaki. Genel yaşamdan izler ve tınılar var. Yani bütünüyle toplumsal hayattan kopukluk söz konusu değil. İnsan muhtaç bir varlık, bir kul. Bir kul ne kadar steril olabilir, ne kadar bağımsız olabilir ki? Bir başkasına muhtaç insan, bir başka ele, bakışa, dokunuşa. Bundan dolayı insan ne yaparsa yapsın tam anlamıyla toplumdan kopamaz. Buna gücü yetmez. Güvenlikli sitelerdeki hayatın farklı oluşu, diğer yerlerle, diğer evlerle karşılaştırıldığında ortaya çıkıyor. Yoksa diğer yaşam öbeklerinin çok çok ötesinde bir yapı söz konusu değil aslında. Yaşam düzlemi herkesi etkilediği gibi o kesimleri de etkiliyor. Hiçbir birey, genel toplumsal yaşam düzleminin bütünüyle dışında kalamıyor. İlgileri, idealleri, arzuları, beklentileri, imkanları, açmazları değişebilir elbette. Ancak son tahlilde insan yaşadığı dönemin atmosferinin dışında kalamaz. Dolayısıyla düşünmelerinde ve pratiğinde bunun yansımaları muhakkak vardır.

Ama bu haliyle ortaya çıkan sitelerde değişik bir iklimden de söz edilebiliriz. Bazen çılgın, bazen pervasız. Bazen şımarık, bazen doyumsuz. İşte prestij, statü, gösteriş, tüketim, lüks, rahatlık gibi kavramların gölgesinde oluşan bir hayat. Dünyevileşmenin bir uzantısı, mekana kazınışı belki de. Kendine özgü kimi ritüeller, düşünmeler ve pratiklerle örülen bir hayat. Biraz önce ifade ettiğim gibi, bir ayrışma, kendini farklı görme yönünde oluşturulan yalan-doğru bir hayat. Rahat ve mesut bir hayat arzusunun mücessem hali. Ama bu mümkün mü? Dünyadan, toplumdan kopuk bir şekilde böylesi bir hayatı kurmak? Bir deneme, bir iddia. Bekleyip görmek lazım.

Kentleşme, kapitalistleşme ve modernleşme süreçleri, kentsel alanlarda yapısal dönüşümleri ortaya çıkarırken, aynı zamanda konut alanlarının ve sakinlerinin fiziksel ve toplumsal çevre algısını da değişime uğratır. Kişilerin barınma ihtiyaçlarını karşılayan konut tiplerinden apartmana dönük eleştiriler bu gün için ne ifade ediyor? Apartmanlaşmanın son biçimleri ile bireyselleşme arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Apartman, geleneksel evlerin, yani konakların, hayatlı evlerin, kerpiç evlerin dışında yeni bir biçim idi. Bir modernleşme hikayesinin aktörü olarak hayata geçirildi bildiğiniz gibi. Apartmanda yaşamak doğrudan belli bir hayat tarzı ile ilişkilendirildi. Türkiye’de apartmanların ilk olarak inşa edildiği semtler de aynı hayat tarzının hüküm sürmesine imkan tanıdı. Yani Fatih’te yahut Eyüp’te değil de Harbiye, Nişantaşı, Taksim hattında apartmanların yapılması manidardır. Apartman ilkin o hayat tarzını benimseyecek, besleyecek, taşıyacak semtlerde yapıldı. Beğenildi ama aynı zamanda eleştirildi. İmrenildi ama beraberinde bir öfkeyi de, kıskançlığı da doğurdu. Özellikle mahalle hayatına büyük bir darbe vurduğu söylendi. Dikey bir yapılaşma olduğu için insanların birbirleriyle temasını, merhabalaşmasını, selamlaşmasını engelledi. Kimse kimseyi göremez dolayısıyla hal hatır soramaz oldu. Kendi içine kapanmanın bir örneği olarak görüldü. Sokağa açılan evin yerine koridora yani kendisine açılan ev ikame edildi. Cemaat dağıldı, bireyler kendi köşeciklerine sığındı.

Kısa zaman içinde elbette baskın bir model olarak her yere yayıldı apartman. Normalleşti, sıradanlaştı. Dikkate değer bir şey olmaktan çıktı. Çünkü yayıldı, yaygınlaştı. Kentleri bırakın artık kasabalarda ve hatta kimi köylerde dahi apartmanlar yükseldi. Bugün artık apartman kentlerin en olağan, sıradan konut tipidir. Geçmişte yapılan eleştiriler, analizler ise bugün daha başka konutlar üzerine yönelmiş durumda. İşte lüks güvenlikli siteler, kapalı yerleşmeler, stüdyo daireler ve residence bunlara örnek. Şimdi yeni ev tipleri, yeni yerleşme tipleri üzerine eleştiriler yahut analizler yapılıyor.

İçinde yaşadığımız zamanda sayısız insanın uzun vadede steril bir hayata özlem duyduğunu düşünüyorum. Son on yıldır özellikle de son birkaç yıldan beri hem ekonomik olanakların artması hem de arzu mekanizmalarının kışkırtılması nedeniyle genel olarak “biz steril hayat istemiyoruz” diyen insanların sayısı giderek azalıyor. Diğer yandan eleştirel tutum bile çoğu zaman pratiğe yansıtılamıyor veya düşünce pratikte olanı takip ediyor. İnsanları buna iten nedir? Neden şimdi bu toplumsal mekânlar hızla çoğalıyor?

Apartmanın yaşadığı süreci yaşabilir güvenlikli siteler de. Yani başlangıçta yoğun bir tepki, eleştiri, yok sayma yahut tersinden büyük ümitler, farklı oluşun aşikarlaşması. Ancak süreç içinde bir normalleşme ve yaygınlaşma. Buna paralel bir şekilde geniş kabul. Sitelerin gün geçtikçe bütün kentleri donatması, çevirmesi, istila etmesi, kuşatması biraz bundan. Özenilen ve özendirilen bir mekan çünkü. Ayrıcalıklı bir dünya sunuyor hissi hakim. Sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı belli insanlarla bir arada olma lüksünü vermelerinden ötürü, sizin deyiminizle ‘arzu mekanizmalarının kışkırtılması’ sonucunda çok az insan bu halenin, bu rüzgarın dışında kalabiliyor. Bu hızla çok yakın zamanda bütün kentlerin en gözde mekanları haline geleceği muhakkak. Tıpkı apartman gibi yaygınlaşması oranında normalleşmesi dahi söz konusu olabilir.

Bu mekanların aşırı çoğalmasında oluşturulan ve oluşan talepler var. Herkes güvenlik diyor dolaşıyor, başka şey de demiyor. Çok sıradan yani mütevazı ve ucuz siteler dahi giriş-çıkışları kontrollü hale getiriyor. Çok pahalı, milyon dolarlarla ölçülen evlerden oluşan siteler de güvenlik duvarı örüyor. Yani imrenilen, örnek alınan, hazzedilen bir mekan olduğu için siteler, fena halde kışkırtıcı, gıcıklayıcı ve albenili olabiliyorlar. Tabi hepsinin temelinde gene farklılık ve ayrıcalıklı olma yani seçkinlik/elitlik kimliğine bürünme var. Bu yapı ise artık toplumda bütün inanç ve ideoloji kesimlerini sarmış durumda. Belli bir ekonomik ve kültürel düzeye ulaşan toplumun bütün kesimlerinin gözü şu an güvenlikli sitelerde, yani öyle bir yerde ikamet etme arzusunun, düşünün çemberinde, etkisinde. Toplumun dönüşümü yahut iyileştirilmesiyle ilgili kaygıları, düşünceleri olanlar da böyle bir halenin içinde, bütünüyle kendi bireysel cennetini kurma adına yola çıkmış ve değer dünyasını kendi etrafında örmüş olanlar da bu atmosferi yudumlamakta. İlginç bir buluşmayı gerçekleştiriyor galiba güvenlikli siteler. Toplumun farklı kesimlerini, farklı düşünsel odaklarını aynı mekanda buluşturma becerisini gösteriyor. Yoksa ütopyalar gerçek mi oluyor diye sorası geliyor insanın? Yoksa burjuva ütopyası yeni küresel çağda artık bir gerçek haline mi geliyor?

Güvenlikli siteleri inceleyen literatür içinde Siteril Hayatlar nereye oturuyor?

Daha önce güvenlikli siteler üzerine araştırmalar yapıldı, halen devam araştırmalar olduğunu biliyorum. Ancak bildiğim ve ulaşabildiğim kadarıyla o çalışmalar makale boyutunda. Siteril Hayatlar, meseleyi bir telif kitap olarak ilk kez öne çıkardı zannediyorum. Belki bir konum verilecekse bu husus zikredilebilir. Ayrıca güvenlikli sitelerde oturan bireylerle doğrudan, yüz yüze görüşmelerin yapılabilmiş olması ve bu görüşmelerin kitabı bütünlemiş olması, vurgulanması gereken bir başka yöndür. Bir de tabi her araştırmacının meseleye baktığı yer, bakış açısı, izahı, analizi, dili, gücü yahut güçsüzlüğü gibi hususlar. Bütün bunlar elbette okurlar ve ilgililerce değerlendirilecektir.

Edebiyat sosyolojisi üzerine de eğiliyorsunuz, ilgilendiğiniz bir alan edebiyat ve sosyoloji. Bundan dolayı sormak istiyorum: Kitabınızda ele aldığınız sorunsal, edebiyat ürünlerine ne düzeyde yansımıştır?

Kuşku yok ki edebiyat, hayatta olup bitene cevap vermede yahut olup bitenden bir hikaye çıkarmada pek mahirdir. En gizli, ayrıntı ve dikkate değmez yaşamları dahi edebiyatın iyi gözlediğini bilmek gerek. Dolayısıyla edebiyat yeni bir olgu olan site hayatından ve site insanından yerli yerinde hikayeler çıkaracaktır. Ancak henüz mesele daha yeni sayılabilir, yani bütün bir topluma mal olma açısından. Birkaç deneme oldu bildiğim kadarıyla, bazı hikaye ve romanlarda bu tip mekansal organizasyonlar ele alındı. Ama yakın zamanda daha çok edebiyatçının bu meseleye daha yakından bakacağını düşünüyorum. Çünkü hayatın belli bir gerçeğini, belli bir yapılaşma ve ayrışma tecrübesini çok iyi resmediyor güvenlikli siteler. Edebiyatçı, insan ve toplum adına buralardan iyi hikayeler çıkaracaktır.

Siteleşerek sterilleşen, başkalaşım geçiren bu mekan biçimini Türkiye’nin geliştiğini gösteren bir durum mu yoksa kapitalist bir dünyaya daha çok entegre olmak olarak mı görmeliyiz?

Tabi daha çok entegre olma hali diyebiliriz, küresel-kapitalist dizgeye. Belli bir zenginleşme temayülü de bir etken bunun yanında. Zenginliğin bir tür seçkinlik olarak algılandığı toplumda, bir gösteri imkanı sunabiliyor siteler yahut kimi mekanlar. Ancak salt gelişmişlik gibi her tarafa çekilebilecek bir kavramla mesele izah edilemez. Biraz önce söylediğim dünyevileşme ile bugünün yaşama şekillerinin birlikteliğinde sorunun analizini yapmak gerekir herhalde.

Siteril hayatlarda ‘mahalle baskısı’ kayboluyor mu?

İlginç ve ironik bir soru. Biraz da ters. Ama yerinde. Hiç kaybolur mu mahalle baskısı? Mahalle varsa, bir mahal varsa orada kendine göre bir yaptırım, bir zorlama, bir ayarlama mutlaka vardır. Bunun nasıl bir ‘baskı’ olduğu tartışılır elbette. Yakın zamanlarda tartışılan zeminle ise hiç ilgisi yoktur bunun. Yani bir kesimin bir başkasına kitlesel anlamda bir baskı oluşturması, Türkiye’nin yaşama pratiğinde görülmemiştir. Ancak yazıya dökülmeyen, kitaba girmeyen bir baskının, bir ayarlamanın varlığı aşikardır mahallede. Mahalle biraz da bu yönüyle vardır. Bir ayar yoksa, bir gözetleme ve müdahale yoksa orada mahalle ruhunu, mahalle havasını oluşturmak nasıl mümkün olabilir? Bu daha çok spontane bir şekilde, bağırıp çağırmadan, kırıp dökmeden, bir atmosfer içinde ortaya çıkan bir ayar ve hadi diyelim baskıdır. Yoksa kolluk kuvvetleri gibi dolaşan mahallelinin baskısı söz konusu dahi edilemez. Çünkü mahalle aynı zamanda nefes alınan, ferahlık ve hoşnutluk aşılayan mekandır.

Bu anlamda elbette güvenlikli sitelerde ‘mahalle baskısı’ yok olmuş değil. Kendi içinde bir kontrol sistemi mutlaka var. Belli prensipler, belli zorunluluklar var. Belki çok yumuşak, çok geniş olabilir. Ama gene de belli sınırlar bulunmaktadır. Aksi halde orada da bir hayat kurmak mümkün olamayacaktır. Bu açıdan mahalle baskısı yok diye sitelere hücum edenler, sert bir duvara toslayacaktır.

Güvenlikli sitelerin tamamı için ayrışmacılık ya da sınıfçılık nitelemesi yapılabilir mi?

Araştırmaya başladığınız noktayla, ya­yınlanması arasında, zihnen ve ruhen bir farklılık, bakışınızda değişiklikler ol­du mu?

Binlerce güvenlikli site var Türkiye’de. Hepsi aynı değil tabi. Herkes aynı değil. Nitelikleri farklı, nüfus özellikleri farklı, mekansal nitelikleri farklı. Hepsini aynı şekilde, aynı kefede değerlendirmek doğru değil, sosyolojik bir analiz de olmaz böylesi bir bakış. Hatta kentten kente dahi fark olabiliyor. Bu açıdan ayrışma yahut sınıf kavramlarına bütün güvenlikli sitelerin karşılık gelmesi söz konusu olamaz. Belki olsa olsa bizim ‘siteril hayatlar’ nitelememize karşılık gelebilecek ve daha çok büyük oranda kendini toplumdan soyutlamış, toplumda ötekiler oluşturmuş kimi yapılanmalar için geçerlidir. Çünkü böylesi yapılar daha baştan bir sınıflaşma, seçkinleşme teması etrafında oluşmaktadır. Yoksa adında site olan bütün mekanlara bunu yaymamız doğru olmaz. Hele hele sitelerde yaşayan tüm insanların aynı şekilde düşünmesi kabul edilemez. Çünkü aynı kaygılarla siteleri tercih etmek söz konusu değil. Herkesin kendince bir izahı ve nedeni var. Bir homojenlik yok. Nüfus nitelikleri, düşünsel yaklaşımlar, dünya görüşü açısından da bir homojenlik yok sitelerde. Araştırma biraz da bunları bu şekilde görmeme, dıştan değil içten okumama imkan tanıdı. O açıdan genel gözlemlerin dışında, her sitenin kendine özgü bir yapısının olduğunu unutmamak gerekir.

Son olarak edebiyat ve mekân ilişkisi üzerine özellikle seksen sonrasının bu kitapta ele aldığınız teorik çerçeveyi de içine alacak biçimde bir edebiyat sosyolojisi çalışması yapma düşüncesi var mı?

Şu sıralar bir makale kapsamında mekan-edebiyat ilişkisini araştırmaktayım. Zaten sürekli zihinsel olarak içinde bulunduğum, bir mesele kılıp etrafında dolaştığım bir husustur bu. Gerek sosyoloji gerekse edebiyat açısından hayli verimli bir alan mekan. Her iki alanı da besleyebiliyor. İnşallah böylesi bir çalışma yapabilirim. Nasip.

Söyleşi için teşekkür ederim.

İlginiz ve nitelikli sorularınız için ben de size teşekkür ederim.

Röportaj: Asım Öz

http://www.haksozhaber.net/news_detail.php?id=4263