Çocuk edebiyatı: “Onbeş yaş altı çocuklar için konuları, karakterleri ve kullanılan dil özelleştirilerek hazırlanan edebi eserlerin oluşturduğu edebiyat koludur.” diye tariff edilir.
Bir çok konuda olduğu gibi ülkemizde çocuk edebiyatının gelişimi, dünyadaki edebiyatın gelişimiyle pareleldir.1839 Tanzimat dönemi çocuk edebiyatının da başlangıcı sayılabilir Masal, bilmece, tekerleme, atasözleri, Nasreddin Hoca fıkraları ile Karagöz ve Meddah oyunları bu alanın önce sözlü sonra yazılı hale gelen ürünlerindendir.

Günümüzde, ülkemizde ve dünyada edebiyatın önemli bir kolu haline gelmeye başlayan çocuk edebiyatı bir sektör haline gemiştir. Yayınevleri bu konuda azda olsa ciddi çalışmalar yapmaktadır.
Ülkemizde çocuklarımızın severek okuduğu Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu, Mustafa Ruhi Şirin, gibi yazarlarımızın yanında bu konuda ün yapmış ; Ataol Berahramoğlu ,Cahit Zarifoğlu ,Çetin Öner ,Eflâtun Cem Güney ,,Fatih Erdoğan ,Fazıl Hüsnü Dağlarca Gülten Dayıoğlu ,İpek Ongun , Mevlâna İdris Zengin,Rıfat Ilgaz ,Serpil Ural, Sevim AK, Ahmet Efe gibi yazarlarımızın eserleri elden ele dolaşmaktadır. Konyamızda da bu konuda bir çok eseri olan Duran Çetin’I saymak mümkündür.
Bu yazımda Çocuk edbiyatı konusunda özgün eserleri olan Duran Çetin’i tanıtarak bir hikasini sunacağım:
Yazarımız:
Konya’nın Çumra İlçesi’ne bağlı Apasaraycık Köyü’nde doğdu (1964). İlkokulu köyünde, orta öğrenimini Çumra’da tamamladı. Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinden mezun oldu (1986). Eskişehir’e bağlı Sarıcakaya ilçesinde başladığı öğretmenliğe Turhal, Kulu ve Çumra’da uzun yıllar de¬vam etti.

İlk yazısı İki Eylül’de (Eskişehir,1990) çıkan Çetin’in yazıları Edebiyat Otağı, Berceste, Irmak, Son Çağrı, Yedi İklim, Dergah, Hece gibi basılı, Edebistan.com, 40ikindi.com, hikayeler.net gibi edebiyat portallarında ve yerel gazetelerde yayınlandı. Bazı özel radyolarda programlar yapıp yönetti. Türkiye Yazarlar Birliği üyesi olan Duran ÇETİN, özel bir TV. kanalında “Kitap OkuYorum” adlı bir program hazırlayıp sunuyor. Hâlen Konya’da öğretmen¬liğini sürdüren yazar, öykü ve roman çalış¬malarına devam etmekte ve yerel gazetelerde haftalık yazılar yayınlamaktadır. Hikâye ve romanlarıyla ilgili olarak Ankara Üniversitesi Dil Tarih Fakültesi ve Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde tez çalışmaları yapılmıştır.

Kurguları “İyilik ve iyi İnsan” üzerine olan Duran ÇETİN, roman ve hikâyelerinde daha çok çilekeş, temiz Anadolu insanının yazgısını duru, sade ve yalın bir dille işledi. Eserlerinde dilin ağdalı anlatımından kaçındı. Kültürel yozlaşmanın yol açtığı problemlere çare olacak konulara vurgular yaptı, insanın manevi dinamiklerini öne çıkaran mesajlar verdi. Eserlerinin konusunu gerçek hayattan seçerek sıradan insanların hayatlarını, duygularını, hislerini, maceralarını öykü ve romanlarına taşıdı.

ESERLERİ:
ÖYKÜLERİ:
1. Bir Kucak Sevgi, Enes Kitap Sarayı Yay., Konya 2000, 2.baskı, Beka Yayınları, İstanbul, 2007, 2. Güller Solmasın, Kitap Dünyası Yay.,Konya, 2000, 2. Baskı,Beka Yayınları, İstanbul, 2007, 3. Kırmızı Kardelenler, Beka Yayınları, İstanbul, 2003, 2.baskı,2008, 4. Sana Bir Müjdem Var, Beka Yayınları, İstanbul, 2006, 5. Gözlerdeki Mutluluk, Beka Yayınları, İstanbul, 2007

ROMANLARI:
1. Bir Adım Ötesi, Beka Yayınları, İstanbul,2002, 2. Yolun Sonu, Beka Yayınları, İstanbul, 2004, 3. Portakal Kızım, Beka Yayınları, İstanbul, 2005, 2.baskı,2008, 4. Toprak Gönüllüler, Beka Yayınları, İstanbul, 2008 ( Biyoğrafi Dr. Muammer ULUTÜRK tarafından hazırlanmıştır.)
Yazarımızın örnek bir hikayesi:
Ben At Olayım
Veysel Emin! diye bağırdı kalın bıyıklı sempatik bakışlı biri. Babası olmalıydı. Ses tonunda baba korumacılığı vardı. Hem sevecen aynı zamanda uyarıcı. İşte babalar böyleydi. Çocukluğumdan tanırdım bu tavrı.
Veysel Emin hiç oralı olmadı. Dinlemedi bile. Köşeye sıkıştırdığı kendinden büyük çocuğa elindeki balon saplarını vuruyordu durmadan. Çocuk isteseydi Veysel Emin’i tek hareketle yere kapaklayabilir, burnunu kırabilir, yüzünü morartabilirdi. Ama yapmadı. Belki de yapamadı çünkü sevimli bir yüzü vardı. Kızmış olmalıydı. Kızmasına rağmen sadece oradan uzaklaşmayı denedi. Belki de Veysel Emin’in büyüklerinden güç aldığını hissetmişti, ya da düşünmüştü.
Burası Atlıhan’dı. Şehrin gürültüsünden keşmekeşinden kısmen uzak sayılırdı. Bahçeydi, parktı, belki de dinleme yeriydi. Şehir çocuğu için bulunmaz bir yerdi. Toprak yollar vardı daracık. Çiçekler süsülüyordu her yanı. Ağaçlardan kuş sesleri kulağa bir ninni kadar, bir masal kadar, bir öykü kadar hatta bir şiir kadar tatlı geliyordu.
Veysel Emin’di bu. Ne yapacağını ne söyleyeceğini, ne düşüneceğini kestirmek öyle kolay değildi. Gözü pek, cesareti çok, aklına geleni çocuk saflığıyla anında söyleyiverirdi. Bir kez daha aynı uyarıydı onu duraksatan, yaramazlıklarına ara vermeyi sağlayan:
-Veysel Emin!
Bu kez gözleri parladı. Babasının uyarısına cevap vermiş olması ödüllendirilmesi demekti. Babasına yaklaştı. Babasının sevecen bakışlarından cesaret alarak isteğini söyleyiverdi:
-Ben Kılavuz’a bineceğim.
Şakakları henüz kırarmaya başlamış babası şaşırdı. Kılavuz da neydi. Bu çocuk bunları nasıl biliyordu, nerden duymuştu… Atların etrafta dolaştığı bu yerde, Kılavuz bir attı elbette. Çocukları sırtlarında taşıyarak onların eğlenmelerini sağlayan atlar. Bakımlı, tüyleri parlak, süslü atlar…
-Kılavuz hangisi, dedi usulca.
Veysel Emin, kendinden emin bir şekilde:
-İşte şu! diye eliyle işaret etti.
Babası onun bu isteğini yerine getirirken bazı şartlar ileri sürmeyi düşünmekten vazgeçti. Çocuğunun elinden tuttu. At bakıcılarının bulunduğu tarafa el ele yürüdüler. Sanki biraz önceki hırçın çocuk yok olmuştu. Annesinin yanındaki bir kedi yavrusu kadar sakindi. Minik bir kuş yavrusu kadar masumdu. Ben ata çok güzel binerim, deyip duruyordu. Belki de babasından iltifat bekliyordu. Babasının “Tabi, oğlum sen çok güzel ata binersin.” demesini istiyordu. Bunu hisseden babası, “Biliyorum, sen çok güzel binersin.” deyiverdi.
Atın yularından tutan adam Veysel Emin’e döndü:
-Hazır mısın? dedi.
Her zaman dediği gibi:
-Hı hı, diye cevap verdi.
Atla parkuru turlamaya başladı. Bir tur bitince, attan inmek istemeyen Veysel Emin, mırın kırın etmeye başladı. İnmeyeceğini söyledi. Ben çok sevdim, dedi. Bu at benim, dedi. Atı alalım, dedi…
Babası oğlunun ısrarına dayanamadı bir tur için daha izin verdi. Atın sırtında kendine olan güveni iyice artan Veysel Emin, etraftan kendilerine bakan çocuklara hava atmaya başladı. Dil çıkarıyor, siz binemezsiniz diyor, en güzel ben binerim diyor, diyor…
Babası bu yaptığının yanlış olduğunu ona hatırlatmak gerektiğini düşünürken tur da sona erdi. Babası elini uzattı:
-Hadi artık in, başka çocuklar da ona binecekler.
-Olmaz, bir defa daha babacığım, lütfen.
İşini görmek için ne kadar da nazik davranıyordu böyle. Ama babası kararlıydı. Tamam, diyecekti.
-Olmaz. İn artık. Paramız yok.
Paramız yok diyen babasına gözlerini diken Veysel Emin, attan indi. Daha birkaç adım atmıştı ki babasına çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi heyecanla baktı:
-Madem o zaman ben at olayım.
-Tamam, dedi babası. Sen at ol bakalım.
Veysel Emin, ellerini yere koyarak atlar gibi koşmaya başladı. Bir kaç kez tökezleyip yere yuvarlandı. Babasının kahkahalarına kendi kahkahaları karıştı. Acı duymasına rağmen oyununu sürdürdü. Acıyan eline, çakıl batan dizine aldırış etmeden atçılık oynamaya devam etti. Oyun dışında bu şekilde düşmesinin sonucunun ne olacağını düşünmek bile istemeyen babası elinden tuttu. Birlikte yürüdüler kafeteryaya doğru.
-Çocuklarla alay etmek, onlara dil çıkarma çok yanlıştı, onlar sana dil çıkarsalar ne yapardın? dedi.
Veysel Emin kendinden emin bir şekilde cevapladı:
-Döverdim onları.
-Ya onlar da seni döverlerse?
Veysel Emin, babasının demek istediğini anlamışçasına sustu ve yürümeye devam etti.